Zaman: 30 Tem 2010 3:35

Atatürk köşesi

Başınıza gelmiş; duyduğunuz veya hayal ettiğiniz efsaneler, hikayeler. Hayal gücümüzü biraz zorlamaya ne dersiniz...

Moderatörler: baharyeli, SüperMod

Mesajgönderen GECEM_EFSUN » 14 Ara 2007 10:58

Kullanıcı avatarı
GECEM_EFSUN
Forum Altın Başı
Forum Altın Başı
 
Mesajlar: 502
Yaş:
Kayıt: 04 Ağu 2007 16:58
Teşekkür edildi: 0
Teşekkür alındı: 0 kere forum 0 Mesaj

Re: Atatürk köşesi

Mesajgönderen Maket » 17 Nis 2008 13:31

ATATÜRK'ÜN MUSIKİ ANLAYIŞI


"Efendiler!. Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim..."
Bu, ATATÜRK'ün sanata ve sanatkâra karşı büyük sevgisini gösteren sözlerinden biridir.
Büyük ATATÜRK'ün sanatı ve sanatkârı onurlandıran daha pek çok sözleri vardır.
"Sanatkâr toplum içinde, uzun çaba ve çalışmalar vermekte, alnında ışıklı sevinci ilk hisseden insandır."
"Bir millet sanatdan ve sanatkârdan yoksunsa, tam bir hayata mâlik olamaz."
Büyük ATATÜRK, milli kültürün önemli bir parçası olan sanata çok değer verilmesi gerektiğini bildiği için, sanatkârı temelli teşvik ve takdir etmiştir.
"Türk milletinin yücelmesinde, başlıca hareket unsuru olan milli kültür ve sanatın gelişmesi" ATATÜRK'ün başlıca isteğiydi.
ATATÜRK bu konudaki çeşitli konuşmalarında, hep Türk milletinin ve dolayısıyla Türk sanatının, milletin hayatındaki önemine işaret etmiş, Türk sanatının ileri hamlelerle, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması gerektiğini vurgulamıştır.
ATATÜRK, Türk milletinin varlığına yönelik bütün değişikliklerin milli ve medenî temellere dayanmasını istiyordu.
Sanatta ve kültürde köklü bir geçmişe sahip olan Türk milletinin lâyık olduğu seviyeye ulaşması, onun temel emeli ve ideali olmuştur.
ATATÜRK, milletin hayatında gerçekleştirilmesi gereken bütün değişikliklerin zorlama ile olmayacağını, alıştırıcı ve inandırıcı bir tutumla oluşturulması gerektiğine inandığı için, özellikle Türk musıkisinde bu sistemin uygulanmasını gerekli görmüştür.
ATATÜRK'ün emirleriyle kurulan Cumhurbaşkanlığı orkestrasının bir konserinden sonra, ATATÜRK şöyle söylemiştir:
"Halkın da musıki ihtiyacını düşünmek gerekir. Halkın musıki zevkinin gelişmesi için bu musıkiye (batı musıkisine) alışması ve bu musıkiden hoşlanması için, köklü bir musıki eğitimine ihtiyaç vardır."
Nitekim, Devlet konservatuarının temeli olan musıki muallim mektebinin (1925) büyük ATATÜRK'ün bu işareti üzerine gerçekleştirilmiştir. Musıki muallim mekteplerinin amacı sanatçıdan çok orta öğretim için öğretmen yetiştirmekti. İkinci adım, bir milli musıki ve temsil akademisinin kurulmasıydı. ATATÜRK, musıkinin sadece nazarî (didaktik) bir uğraşı olarak değil, pratik ve uygulayıcı bir sistemle geliştirilmesini vurgulamış oluyordu.
Kurulan musıki muallim mektebinin sanatkârdan çok, öğretmen yetiştirmek amacına yönelik olması, genç öğretmenler mârifetiyle, memleket sathında bir musıki eğitiminin gerçekleştirilmesini sağlamaktı. Büyük ATATÜRK: "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir niteliğinin de, güzel sanatları sevmek ve bu sahada yükselmek olduğunu" söylerken, Türk milletinin yüksek karakterine ve çalışkanlığına, milli birlik ve parlak zekâsına bilgiye bağlılığına ve yürek bütünlüğüne güvenini belirtiyor, milletin bu niteliğini her çeşit vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirilmesinin milli ülkümüz olduğunu ve bugünkü dünya içinde, tam anlamıyla medeni bir toplum içinde, yer alması gerektiğine önemle işaret etmiş oluyordu.
ATATÜRK, her konudaki düşüncelerini berrak bir akışla ifade etmiştir. ATATÜRK, elbette bir musıkici değildi, fakat derin bir musıki anlayışına ve zevk üstünlüğüne sahipti. Şu sözleri bunu anlatmaktadır:
"Bir çok defa bu musıkinin (Türk musıkisinin) tam haysiyetini bulamıyoruz. İşte bu dinlediğimiz musıki hakiki bir Türk musıkisidir ve hiç şüphesiz yüksek bir medeniyetin musıkisidir. Bu musıkiyi dünyanın anlaması lâzımdır. Onu bütün dünyaya anlatabilmek için, bizim milletçe bugünkü medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerekir."
ATATÜRK, musıkimizi bütün dünyaya anlatabilmek için, milletçe medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerektiğine işaret ederken, bizim için, tarihin karanlıklarında ve derinliklerinde kalmış, zengin bir musıki kültürünün gerçek değerlerini meydana çıkarmak, özellikle musıki şuuru, duygusu ve bilgisini, aynı kuvvet ve heyecanla, yeni nesillere aktarmanın gereğine işaret etmek istemişlerdir. Eski ve köklü bir geçmişe sahip millet olarak, kültürde olduğu kadar milli ve toplumsal hayatımız için de, önemli olan musıkinin, bizde alaturka- alafranga meselesi, olmakta devam etmesindeki kısır çekişmeleri de ATATÜRK; 1 Kasım 1934 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, meclis kürsüsünden söylediği şu sözlerle ülküleştirmiştir.
"Arkadaşlar! Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi biliyorum. Bu yapılmaktadır. Ancak bana kalırsa bunda çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musıkisidir. Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, musıkide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeğe yeltenilen musıki, yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır, bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusun ince duygularını düşüncelerini anlatan, yüksek deyişlerini, söyleyişlerini toplamak, onları genel musıki kurallarına göre işlemek gerekir, ancak Türk ulusal musıkisi böyle yükselebilir, evrensel musıki de yerini alabilir. Kültür işleri bakanlığının buna değerince önem vermesini, kanunun ona yardımcı olmasını dilerim."
Büyük ATATÜRK, yıllar önce söylediği bu sözleriyle, Türk musıkisi politikasının sağlam temeller üstünde geliştirilmesinde, temel ilkeyi tespit ediyor, Türk milletinin güçlü bir musıki potansiyeline sahip olduğunu bilerek, bu musıkinin layık olduğu biçimde, çağdaş medeniyet kurallarına göre geliştirilmesini istiyor, Türk gençliğine ve sanatına yeni ve ışıklı ufuklar açıyordu.
ATATÜRK, bütün memleket işlerinde olduğu gibi, kültür ve sanat varlığımızda da, dünya ölçüsünde bir yeniliğe ve başarıya ulaşmanın böyle mümkün olabileceğini, musıkide milli olabilmenin dayandığı temel unsurlardan biri olan folklor değerlerinden faydalanmanın önemini de belirtmiş oluyordu. Nitekim bir başka zaman da şöyle söylemiştir:" Bizim musıkimiz Anadolu halkından işlenebilir."
ATATÜRK, bu sözleriyle de, memleketin Milli Kültür hazinesi olan halk musıkisini araştırılarak, ilmî esaslar ve metodlarla kültür canlılıklarıyla ortaya konulmasını vurgulamış oluyordu.
ATATÜRK Türk musıkisine alaturka damgasını vuranlardan değildi, hele Arap, Fars ve Bizans musıkilerinden etkilenmiş olduğu görüşünü asla tasvip etmemiştir.
Alaturka, her ne kadar, Türk'e mahsus, Türkvâri gibi bir anlama geliyorsa da, bunu tezyif yollu kullanmayı âdet edinenler vardır. Başı bozukluk, gerilik, uyuşukluk gibi anlamlarda kullanılmak istenmektedir. Gerçekde Türk musıkisinin, bu anlayışla vasıflandırılması son derece âmiyâne bir yakıştırmadır.
ATATÜRK'e ait olduğu söylenen bazı sözler, yanlış aktarılmış, ya da naklederler, işlerine geldiği gibi yorumlamışlardır. Bunlardan biri şudur: "Esas müzik batı müziğidir, ulusumuz için de bu müziği normal görmeliyiz."
Türk musıkisini sevmeyenler, daha doğrusu bilmeyenler, musıkimizi temelli hor görmüşlerdir. Onlara göre, alaturka musıki; Bizans, Arap ve Fars musıkilerinin etkisinde kalmıştır. Tek sesli olması dolayısıyla de iptidâidir. Daha da ileri giderek: "Kozmopolit ve egzotik, melankolik bir havası vardır, onun için bu musıkiyi kaldırıp atmalı, batı müziğini almalıdır."
ATATÜRK'e mal edilen bu sözler, nakledenlerin yorumladıkları şekilde ise, aynı konularda belgeleşmiş sözleri de vardır ki, tam bir çelişki meydana geliyor demektir. ATATÜRK, gibi bir insan, böyle bir çelişkiye düşmezdi. Şu halde bu sözler, ya noksan, ya da yanlış aksettirilmiş ya da ATATÜRK bunları başka maksatla söylemiştir.
Bâzı müfrit muhafazakârlar da ATATÜRK'ün batı musıkisini sevmediğini, dinlemekten hoşlanmadığını ileri sürmüşlerdir. Her ikisi de doğru değildir. ATATÜRK, hiçbir zaman Türk musıkisini tezyif yollu, yerme ve kötülemede bulunmamış, tersine; "Yüksek bir medeniyetin musıkisi olduğunu." söylemiştir.
ATATÜRK: "Bir ulusal eğitim programından söz ederken, yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden arınmış, ulusal birliğimize, gelenek ve tarihimize uygun bir kültür kasdediyorum, herhangi bir yabancı kültür, şimdiye kadar takibedilen yabancı kültürlerin bozucu sonuçlarını tekrar ettirebilir. Kültür, ortamla uyumlu olmalıdır. Bu ortam ulusun öz benliğidir." diyor. (Temmuz 1924)
Böyle söyleyen ATATÜRK, doğrudan doğruya: "Bizim için esas müzik batı müziğidir, bu müziği ulusumuz için normal görmeliyiz." sözünü yorumlayan biçimde söylenmiş olabilir mi?
ATATÜRK, Türk musıkisinin en iyi şartlarla korunmasını ve geliştirilmesini istiyor, batı musıkisini de seviyor ve hoşlanarak dinliyordu.
Halkı çoksesli musıkiye alıştırmada eğitici bir yol tutulmasını, batıya yönelik çalışmalarda, çağdaş milletler seviyesine ulaşma safhalarında, musıki ürünlerinin önemli yeri olduğunu takdir ederek, milli bütünlüğümüzü belirten, kültür değerlerimizi ve geleneklerimizi göz önünde tutarak, milli ve evrensel literatürden de faydalanarak, Türk musıkisinin kudretini batı dünyasına tanıtmak ve göstermek gerektiğine inanıyordu. Bu, Türk duygusunu ve milli heyecanını batı ölçüleri ve tekniği içinde işleyerek, bütün dünyaya tanıtmak demektir.


ÇOKSESLİ MUSIKİ MESELESİ


Çoksesli Türk musıkisinin halkımıza etkisini sağlayabilmekte ilk ağızda, kendimize ait olan eserlerin seçilmesi ve bu musıkiyi halka sevdirecek ve anlatacak bir düzeye girmesi bahis konusu idi. Burada Türk bestecilerine düşen vazifeler vardır. ATATÜRK, Türk musıkisinin ileri seviyeye ulaşmasında, batıda musıki tahsili yapmış genç sanatçılara güveniyordu. Çareler hakkında, çeşitli kutuplardan pek çok şeyler dinlemiş olacaktır. Bu maksatla genç bestecilerimizi zaman zaman davet ederek, bu konudaki düşüncelerini almış, bunları kendi kafasında değerlendirmiştir. Öyle sanıyorum ki, ilk ağızda halk musıkisi kaynaklarından esinlenerek, özellikle çalgılarının geliştirilmesi, çağdaş kurallara göre çoksesli işleme ve seslendirmede, küçük ve kısa parçalarla orkestrasyonlarının yapılmasını önermiş olacaklardır. ATATÜRK'ün bu konudaki sözlerinden bu anlaşılmaktadır.
Önemli olan halkı çoksesli musıkiye alıştırmaktı. Bizde öteden beri: "Halk böyle istiyor" diye düşük seviyeli eserler vermek eğilimi vardır. Şu bir gerçektir ki, ne bol verilirse, halk onu benimsemeye mecbur tutuluyor demektir. Oysa ki, bu tutum halkın düşük seviyeli eserler istemesine yardım etmek demektir. Sanatkâr halkın zevk seviyesini yükseltmek, üstün tutmakla yükümlü olan ve hiçbir zaman düşük seviyeli eserler yapmak durumunda olmayan, bir bakıma eğitime önderlik yapacak kişiliğe sahip olacaktır. Bu bakımdandır ki, özellikle musıki eserleri yüksek bir zevk sansüründen geçirilmelidir. Burada halkın zevk standardını belirlemek, sanat anlayışını ve zevkini geliştirmek ve yükseltmek, gerçek sanatkâra düşen önemli bir vazifedir.
Türk zevk ve anlayışına uygun bir düzenle çok sesliliğe giden yolun ufkunda ışıklaşan ATATÜRK ilkeleri doğrultusunda, sâlim bir anlayışa varmak gerekir.
ATATÜRK: "Yeni değişikliğe ölçü olabilecek çalışmalar..." diye işaret ettiği yolda ne yazık ki gereği şekilde ciddi çalışmalar yapılmamıştır.
ATATÜRK, batıya yönelik bir anlayışın Türk musıkisi orijinini kendi öz yapısındaki kültürden ve milli değerlerinden alan yeni bir çığıra ulaşmada, yeni çalışmalara ihtiyacımız olduğunu, her vesileyle işaret etmişlerdir.
Kendi edebiyatını ve musıkisini yapan bir millet, eserlerinde, kendi duygularını, kendi heyecanını, kendi nağmelerini terennüm etmelidir. Etmez ve kendi imkânlarını kullanmazsa, dışardan, şurdan burdan getireceği ve alacağı malzeme ile toplumu ardından sürükleyemez. Şu bir gerçektir ki, bir milletin ayakta kalabilmesi, çağdaş seviyeye ulaşabilmesi, dünya milletleri arasında önemli yer tutabilmesi, ancak milli kültürüne bağlılığı ve sahip çıkmasıyla mümkündür.
Sanatkâr, halkın yaratıcı kaynağından, folklorundan aldığı tem'leri, medenî dünyanın gelişmesine ve gidişine uygun bir düzen ve hava içinde teknik imkânlardan da yararlanarak, sanatının inceliğini ortaya koyandır. Elbette ki, çoksesli musıki dünyasına, hatta elektronik müzik akımına ayak uydurmak zorunluğu vardır. Yenileşme kaynakları arasında folklordan yararlanmak da vardır. Batı dünyasının modern sanat üstünlüğüne ulaşmış memleketler, halk kaynaklarından nasıl yararlandıklarını, tuttukları yolda milli çığırların doğmasını ve gelişmesini sağlayacak temel unsurları ve ilkeleri, nasıl büyük bir dikkat ve titizlikle uyguladıklarını musıki tarihlerinde uzun uzun yazmaktadırlar."


TÜRK MUSIKİSİNİN YASAKLANMASI


ATATÜRK, Sarayburnu'nda dinlediği kötü bir musıki ekibinin etkisiyle söylediği: "Bu musıki bizim heyecanımızı ifade etmekten uzaktır." Sözü, yanlış anlaşılarak, Türk musıkisi radyolardan kaldırılmıştır.
Bu konuda sayın Vasfi Rıza Zobu şunları anlatmıştır:
"Asırlardan beri, nesilden nesile gelip, İstanbul'da en üstün şeklini alan Türk musıkisini kökünden inkâr yarışına gidilmiş, bu gürültünün patladığı gündenberi ATATÜRK, sofralarından Türk musıkisi kaldırılmıştı. Ne kendi söylüyor, ne de başkasına okuması için teklifte bulunuyordu. Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, bir gün zamanın İstanbul valisi Muhittin Üstündağ'dan bir haber geldi: "Bu akşamki trenle Ankara'ya hareket etsin, köşkden çağrılıyor, diye. Ertesi sabah Ankara'da idim. İndiğim otelden geldiğimi köşke bildirdim. Akşama doğruydu, bir delikanlı otele gelip: "Buyurun sizi çiftlik köşküne götürmek için emir aldım" dedi.
Köşke geldiğimiz zaman, kendilerini (ATATÜRK'ü) ayakta, etrafında devlet erkânında bazıları ve birkaç generalle ehemmiyetli bir bahis üzerinde konuşur buldum. Elini öpüp: (sefa geldin) iltifatlarını aldım.
Akşam oldu, yemek zamanı geldi. Sofra başında saatler bir hayli ilerliyordu. Kendileri hiç neşeli görünmüyordu. Ekseriye bu sofrada bulunmamız, rahmetli Hâzım ile olurdu. O olsa da, olmasa da ATATÜRK ikimizle de şakalaşmayı severdi. Fakat bu gece böyle bir şey yapmaya hiç niyetli görünmüyordu.
Gece yarısını bir hayli geçtik. Beklenmedik bir anda, onun sesinden ismimi işitdim, toparlandım "Buyurun efendim", dedim.
- Hatırlarsanız, bir piyesin başlangıcında, daha perde açılmadan, bir şarkı söylerdiniz, neydi o piyesin adı?
- Hatırladım efendim, Molyer'den küçük Kemal'in adapte ettiği Mürâi komedisi.
- Güzel bir eserdi o.
- Evet efendim, muvaffak bir adaptasyondu.
- Hayır piyes için söylemiyorum. Vâka o da güzeldi ama, ben o bestenin güzelliğini söylemek istiyorum.
Ne yalan söyleyeyim, ürktüm. İlk defa bir suale cevap vermekte mütereddit kaldım. Türk musıkisinin aleyhinde olmasıyla zihnim o kadar dolmuştu ki, güzelliğini tasdik ederek:
"Evet" desem, ya ağzımı arıyorsa? Hayır desem, güzelliğini inkâr etsem, o zaman da dalkavukçu bir yalan olduğunu anlamamasına imkân yok.
- Hatırlayamadınız mı?
- Hatırladım efendim, Dellâlzâde İsmail Efendi'nin ısfahan... cümleyi tamamlayamadım.
- Hayır, bestesini soruyorum, hatırınızda değil mi, okuyamaz mısınız?
- Hatırında, okurum efendim.
Yalnız bana değil, şaşkınlık sofrada bulunanların hepsine birden gelmişti. Yaradana sığınıp, yerimde şöyle bir derlenip toparlandım, olanca aktörlüğümü takınıp, edâsıyla, ahengiyle: "Aaah o güzel gözlerine hayran olayım" mısrası ile başlayan yörük semaiyi okumaya koyuldum ve kan-ter içinde bitirdim.
ATATÜRK'te hiçbir hareket görülmediğinden, herkes sanki suç işlemiş gibi önüne bakıyor, ne diyeceğini bekliyordu.
Bir müddet sonra:
- Ne yazık ki, benim sözlerimi yanlış anladılar, şu okunan ne güzel bir eser, ben zevkle dinledim, sizler de öyle. Ama bir Avrupalıya bu eseri, böyle okuyup da bir zevk vermeğe imkân var mı? Ben demek istedim ki bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini, onlara da dinletmek çaresi bulunsun, onların tekniği, onların ilmi ile, onların sazları, onların orkestraları ile, çâresi her ne ise. Biz de Türk musıkisini milletlerarası bir sanat haline getirelim Türk'ün nağmelerini kaldırıp atalım, sadece garp milletlerinin hazırdan musıkisini alıp kendimize maledelim, yalnız onları dinleyelim demedim, yanlış anladılar sözümü, ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki, ben de bir daha lâfını edemez oldum.
Türk musıkinin yasaklandığı ve radyolardan kaldırıldığı sırada, bir gece, Dolmabahçe Sarayı'nda, Yunus Nadi bey, ATATÜRK'e ricada bulunur.
- Paşam, alaturka şarkılardan, Türkülerden bizi mahrum etmesinler, zevkimize, duygularımıza müdâhale edildiğinden inciniyoruz, demiş.
ATATÜRK, şöyle cevap vermiştir:
- Ben de hoşlanıyorum, fakat inkılap yapan bir nesil, mahrumiyet ve fedâkârlıklara katlanmak mecburiyetindedir. Ancak milli kültürümüze kıymet verilmelidir.
ATATÜRK'ün bu sözü de, Türk musıkisinin topyekün yasaklanması, radyolardan kaldırılması demek olmadığını açıkça göstermektedir.
Daha önce de belirttiğim gibi ATATÜRK batıya yönelik, milli ve ileri bir Türk musıkisi özlemini çekiyordu. O gece çiftlik köşkünde sayın Vasfi Rıza Zobu'ya okutarak gidermesi bunu açıkça göstermektedir.
Bir gün şöyle söyler:
- Nedir bu radyonun hâli? Hep ağlayan, inleyen şarkılar. Kaldırın şunları, bu milletin neşe ve sevinç hakkıdır.
ATATÜRK bunda, yerden göğe kadar haklıydı. Sabah sabah bir şarkıda tam onsekiz kere ah ve of çekilirse, bunu dinleyen kimse, yeni bir güne ve işine taze bir güç ve canlılıkla gidebilir mi?
Bir akşam da ATATÜRK cumhurbaşkanlığı saz heyetinden, sevdiği türkülerden "Manastırın ortasında var bir havuz" türküsünü istiyor.
Çocukluk ve gençlik arkadaşı Nuri Conker:
- İmam verir talkını, kendi yutar salkımı. Sen radyodan alaturkayı kaldırdın, kendin de çaldırma bakalım, diyor.
ATATÜRK'ün verdiği cevap şudur:
- Şimdi biz burada rakı içiyoruz diye, devletin her köyde meyhane açması câiz mi? biz fena yetiştirilme ve ihmaller neticesi buna alışmışız, kendimizi kurtarmayabiliriz, fakat gelecek nesillere, kendi fena itiyadlarımızı (alışkanlıklarımızı) aşılamaya hakkımız yok. Nasıl, farzıma hal halk alışmıştır diye esrar tekkeleri açamazsak, devlet radyolarında da ağlayan inleyen nağmeler yayamayız.


ATATÜRK'ÜN DİNLEMEKTEN HOŞLANDIĞI ŞARKILAR


Yıllar geçti, tereddüdüm bir türlü zihnimden silinmedi.
Tâlih bana, bu sahada büyük bir lütufda bulundu. ATA'mızın harp akademisinde iken, sınıf arkadaşlarından ve kolağası iken vefat eden Selânikli Tevfik bey, bilahare nakliye müfettiş-i umûmisi iken vefat eden Hayri bey ve bilahare Pırag sefiri iken vefat eden Süleyman bey, yine ATA'nın sınıfından Köprülü İsmail Hakkı bey, süvari albaylarından emekli Arif bey ve ATA'nın bir sonraki sınıfdan Suat bey ve daha bâzı gençler, elverişli zamanlarında toplanırlar, Selanikli Tevfik bey kendilerine eser geçer ve Hayri beyle Suat bey ud, Arif bey ney çalar, ATATÜRK de bu amatör fasıl takımının içinde okurmuş.
Bu hatıraları nakleden merhum Neyzen Burhanettin Ökte ATATÜRK'ün sevdiği ve bizzat okuduğu şarkıları, gazel ve türküleri şöyle sıralamıştır.
1) Ben şehid-i bâdeyim dostlar beni yâdeleyin
Türbemi meyhâne enkaziyle bünyâd eyleyin
Gasl olunmaz mâ ile gerçi şehidân-ı vega
Yıkayın mey'le beni bir mezhep icâdeyleyin
Benim notum:
(Bu parça divan tarzında okunan, serbest ölçülü (ağız)lardandır. Harput musıkisinde özel bir yeri vardır, genellikle yâren toplantılarında çalınıp okunması âdet olmuştur.)
2) Yeter artık çeker oldum şu cihanın gamını
Kerem etse ecel, alsada halâs etse beni
Talebetmem ne sürûnun, ne de bir zevk demini
Gama anlar bedel olsa da halâs etse beni
3) Yârâb ne eksilirdi deryây-i izzetinden
Peymâne-i vücûda zehrâb katmasaydın
Âzâde olurdum âsîb-ü derd-ü gamdan
Yâ dehre gelmeseydin yâ aklım olmasaydı

Şarkılardan:
Rast makamında:
4) Nihansın dîdeden ey mest-i nâzım
Bana sensiz cihanda can ne lâzım
Muhabbet edelim uyku ne lâzım
Bana sensiz cihanda can ne lâzım.
5) Hâbgâh-ı yâre girdim arziçün ahvâlimi
Bir perîşan hâlini gördüm unuttum hâlimi
Sakita icra ederken dîde-i aşk hâlimi
Leblerimle topladım tebrik edin ahvâlimi
6) Cânâ rakibi handân edersin (Nota)
Ben bî vefâyi giryân edersin
BÂgânelerle ünsiyet etme
Bana cihânı zindân edersin
7) Bir katre için çeşme-i pü hunı fenâdan
Başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan
Âsûde olam dersen eğer gelme cihâne
Meydâne düşen kurtulamaz senk-i kazâdan
Bî baht olanın bâğına katresi düşmez
Bârân yerine dürr-ü güher yağsa semâdan

Eviç makamından: (Türkü)
8) Şâhâne gözler şâhâne
Hüsnüne yoktur bahâne
Süleyman olsam cihâne
Gönül eylenmez asla
Uçan kuşlar kebâp olsa
Akan sular şerâp olsa
Meyhaneler meskân olsa
Gönül eylenmez asla
9) Atladım bahçene girdim
Aman Gülleri fincan gibi
Gerdanında üç beni var
Aman Her biri mercan gibi
Sarılalım sarmaşalım
Aman İkimiz bir can gibi
Bir tenhâda buluşalım
Aman Yâ benim ol yâ onun
Gel seninle kavledelim
Aman yâ onun ol yâ benim
Nihavent makamından:
10) Dil seni sevmeyeni sevmede lezzet mi olur
Olsa da böyle muhabbet de hakikat mi olur
Aldatup sevmeyeni can vererek sevmemeli
Aklını bâşına al herkes içün olma beli
Yek cihet olmazise dil'de hakikat mi olur
11) Aşk âteşi sînemde yine şûle feşandır
Şevk-i ruh-i dildâr ile çeşmim dolu kandır
Bîçâre gönül derd ile bî tâb-ı tuvandır
Bu hâle koyan hep beni bir yosma civandır
Yektây-i zamâm şûh-i cihan âlet-i candır
Âhû nigehin akla ziyân âfet-i candır
ATATÜRK, bazı şarkıları da sevmezmiş, mesela: Karşı yakada İzmir'in gülü
diye başlayan şarkı için:
- Biz o gülü çok kokladık, diye büyük bir gönül yarasının izlerini yüzünde belli edirmiş. Böyle söylüyor, Burhanettin Ökte...
ATATÜRK'ün en buhranlı zamanlarında Türk musıkisinden teselli bulduğu da söylenir
HAYAT DALGALI BİR DENİZ...
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 9980
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 85
Teşekkür alındı: 159 kere forum 127 Mesajlar

Re: Atatürk köşesi

Mesajgönderen serdaris » 08 Eyl 2008 22:20

Atatürk kendi görüntüsü yok diye Kurtuluş Savaşı filmini yetiştiremeyenlere şöyle çıkışmıştı:

“Film çektiniz de oynamadım mı?”

İstanbul’un kurtuluşu sıralarıydı. Kemal Film’in sahibi Şakir Bey, kameraman Cezmi Ar’ın evine gitti: “Hemen hazırlan. Gazi İzmit’e gidiyormuş. Biz de filmini çekeceğiz” dedi.
Heyecan içinde yola koyuldular.
Sabah Mustafa Kemal Paşa’nın izlediği askeri geçit törenini kayda aldılar. Gazi’yi de çekmek istiyorlar ama söylemeye cesaret edemiyorlardı.
Cezmi Ar korkarak izin için haber yolladı.
Gazi az sonra kendisini yanına çağırdı:
“Çekinmeyin” dedi, “sinema sanatının icabatı ne ise söyleyin hemen tatbik edelim.”
Bunun üzerine cesaretlenen Cezmi Ar, hemen kamerasını kurdu ve Gazi’nin yakın plan filmini çekmeye başladı.
O anki duygularını sonradan şöyle anlatacaktı:
“Son derece fotojenikti. Kamera karşısında gayet rahat hareket ediyordu. Nihayet ‘Kafi mi’ diye sordu. ‘Kafi Paşam, sağolun’ dedim. Etrafımızda toplananlara hitaben,
‘-İlerde bugünleri göremeyenlere iyi bir ibret hatırası olur bu resmigeçit’ dedi.”
Öyle de oldu. Yıllar sonra bugün hâlâ her milli bayramda ekranlara yansıyan İzmit gezisine dair görüntüler, Cezmi Ar’ın kamerasından çıkmadır.

Savaş ve sinema
Savaş yeni bitmiş, şimdi kendini Türkiye’ye ve dünyaya anlatma savaşı başlamıştı. Ve Gazi bu savaşta en güçlü silahın sinema olduğunu keşfetmişti.
Nitekim sonradan kurtuluş savaşında TBMM Ordu Film Çekme Merkezi’nin çektiği filmleri bütün halkın izlemesini isteyecekti.
Erman Şener “Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız” kitabında (Dizi Y.,1970) Kurtuluş Savaşı’yla ilgili ilk filmin yapımına 1922’de başlandığını yazar. Yani zafer kazanıldığı anda, zaferin filmi için de çalışma başlamıştır.
“Zafer Yollarında” adlı bu yapım savaş sırasında çekilen belge filmlerden kotarılmıştı. Bunlar yetmeyince Kurtuluş Savaşı’na dair kimi canlandırmalar yapılıp filme eklendi.
Film ancak 1934’te bitebildi. Ama Atatürk memnun kalmadı. Filmin genişletilmesini emretti.
Hemen bir komite kuruldu. Kemal Film’in savaş sırasında çektiği 47 haber filminden de yararlanılarak 3 kısımlık film,
12 kısma çıkarıldı.

“Çağırdınız da oynamadık mı?”
Atatürk 1937’de Nurettin Baransel’e filmi sordu.
“Henüz tamamlanamadı” dedi Baransel:
“Çünkü size ait sahnelerin çoğu hareketsiz resimlerden ibaret...”
Gazi kaşlarını çattı ve şöyle dedi:
“Ben hayattayım. Milli mücadeleye ait bütün evrakım, kılıcım, çizmem halihazırda mevcut olduğuna göre çağırdığınız anda bana düşen vazifeyi yapmadım mı? Böyle bir teklif karşısında kalsam memnuniyetle kabul eder, bir artist gibi filmde rol alır, hatıraları canlandırırdım. Bu, milli bir vazifedir. Çünkü Türk gençliğine bu mücadelenin nasıl kazanıldığını canlı olarak ispat etmek, hatıra bırakmak bu filmle mümkün olacaktır.”
Ama olmadı.
Kendi filminde oynamaya ömrü vefa etmedi.

MÜNİR HAYRİ EGELİ ANLATIYOR:
“Film yapmak teyyare uçurmak gibi teknik iştir. Sanat ateşi lazımdır, ama yetmez”
“Bir gün Atatürk beni Çankaya’ya çağırttı:
- Bir Amerikan film şirketinden mektup aldım. Bizim inkılabımıza dair bir film yapmak istiyorlar. Çok güzel. Ama bu, bizim işimiz olmalıdır. Sen bir senaryo düşün’ diye emir verdi.
‘-Bu senaryo benim hayatımla, mesela bir öğretmenin hayatını eşit olarak yürütmelidir’ dedi.
Bana bir kart uzattı. Senaryoyu dikte etmeye başladı.
Senaryo bittiği zaman ellerim tutulmuştu.
‘-Bunu derle, toparla, yaz’ dedi.
Hemen gittim, yazdım.
İki gün sonra, emri veçhile yaverine verdim.
Bir gün sonra üzerinde Atatürk’ün el yazısıyla bir zarf geldi. Senaryoyu okuyan Atatürk sayfa sayfa tashih etmiş, birçok yerlerini de uzun uzun ilave etmişti.
En sonunda ‘Tekrar göreceğim’ yazıyordu.
Senaryoyu yeniden işledim. Kendisine takdim ettim. Mareşal ve Afet Hanımefendi’ye de okutmuş. Recep Peker’e vermiş. Recep Bey beni çağırttı:
‘-Bu senaryonun film olması için ne lazım’ diye sordu.
Bir bütçe yaptım, verdim.
2-3 gün sonra Necip Ali Bey beni çağırttı:
‘-Yahu senin istediklerin yüz bin lira tutar, sen deli mi oldun’ dedi.
Akşam Çankaya’da Atatürk benden film hakkında izahat istedi.
‘Bunları temin edersek bu filmi yapabilir misin’ diye sordu.
Tereddütsüz ‘Yaparım’ dedim.
Atatürk, ‘Ben bu çocuğun nefis itimadına (özgüvenine) bayılıyorum’ dedi.
Sonra bana döndü:
‘-Film yapmak tayyare uçurmak gibi teknik bir hadisedir. Sanat ateşi lazımdır ama yetmez’ dedi.
Necip Ali’ye döndü:
‘-Münir Hayri’yi Almanya ve İtalya’ya göndereceğiz. Rejisörlük öğrenecek. Paranız, tahsisatınız yoksa ben veririm’ dedi.
3 gün içinde ben Atatürk’ün şahsi mektupları ile bu memleketlere hareket ettim. (..)
Almanya’dan, İtalya’dan, Rusya’dan ayrı ayrı ‘Rejisörlük edebilir’ belgeleriyle döndüğüm zaman Atatürk,
‘-Şimdi senaryoyu bir daha gözden geçirelim’ demiş ve çalışmaların sonunda düzeltilen senaryoya şu cümleyi koymuştu:
‘-Düzeltmelerden sonra iyi bir film olur.’
Ancak biz kendisinden bazı parçaları filme almakta iken Atatürk rahatsızlanmıştı.”
(Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, Berikan, 2001)

NİZAMETTİN NAZİF ANLATIYOR
“Susunuz! Film çeviriyoruz!”
Atatürk’le sinema serüvenine girişenlerden biri de Nizamettin Nazif’ti. “Bir Millet Uyanıyor”u yazdıktan sonra Atatürk’e ulaştırmıştı. Senaryonun onaylanmasını istemiş, sonra bir cesaret Atatürk’e de rol teklif etmişti.
Tedirginlik içinde bekliyordu.
Bir süre sonra Atatürk’ün senaryoyu beğendiği müjdesini alınca göklere uçtu. Ama dahası vardı:
Atatürk filmde şahsen rol almayı da kabul etmişti. Meclis’te okuyacağı nutku, Köşk’te film için tekrarlayacaktı.
Sonrasını Nizamettin Nazif’ten okuyalım:
“Atatürk Çankaya’da bizi kabul etti. Biraz izahat istedikten sonra fon olarak getirdiğimiz kara örtünün önüne geçti ve nutkunu irada başladı. Makine rahat rahat işliyor, şefin sesi çok rahat endegistre ediliyordu. Bu arada sol taraftaki bir kapının önünde bayan Afet, bir milletvekili ve General Kazım beliriverdi. Üçü de yüksek sesle konuşuyorlardı. Atatürk’ün yüzünde ani bir değişiklik oldu, onlara dönüp seslendi:
‘-Susunuz! Film çeviriyoruz. Salona gidiniz.’”

“Komedya mı oynuyoruz?”
Atatürk’ün siniri bozulmuştu bir kere... “Bırakalım” dedi. Filmcilerin ısrarıyla devam etti.
O sırada bahçıvanla birkaç kişi kapının yanında gülüşmeye başlamasın mı?
Atatürk bu kez gürledi:
“Ne o? Biz burada komedya mı oynuyoruz, yoksa bir devlet şefi gibi halka mütelaamızı mı bildiriyoruz. Bu ne terbiyesizliktir? Gülmeyiniz? Çekiliniz? Yıkılınız? Gidiniz?”
Sonra nutkunu tamamladı. Filmcileri uğurladı.

Nazım’ın korktuğu an
Öykünün devamı daha da ilginçtir:
Tepedelenlioğlu’nun aktardığına göre Cezmi Ar filmleri alıp hemen İstanbul’a döner. Film yıkanır. İpek Film stüdyosunda ilk kopyayı izleyenler arasında Ertuğrul Muhsin ve Nazım Hikmet de vardır.
Filmi izlerken eleştirmeye başlarlar:
“-Keşke başka açılardan da çekselerdi.”
”-Ses daha iyi olabilirdi” vs...

Tam onlar bu eleştirileri yaparken, izledikleri filmdeki Gazi gürlemeye başlar:
“Burada komedya mı oynuyoruz? Çekiliniz! Yıkılınız!”
Muhsin Ertuğrul’la Nazım donakalırlar.
“Eyvah canlandı, bize bağırıyor” diyerek salondan dışarı fırlarlar.


(Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, “Atatürk Film Çeviriyor”, Yeni Gün Dergisi, 6 Mayıs 1939)

Can Dündar'ın köşesinden alıntıdır.
ATAM...
DÜNYA DÜŞSE PEŞİMİZE,
YER YARILSA YERİNDEN,
NE SENDEN VAZ GEÇERİZ,
NE SENİN ESERİNDEN...
Kullanıcı avatarı
serdaris
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 10717
Resimler: 22
Yaş: 45
Kayıt: 27 Kas 2002 9:14
Konum: İstanbul
Teşekkür edildi: 258
Teşekkür alındı: 90 kere forum 71 Mesajlar

Re: Atatürk köşesi

Mesajgönderen serdaris » 18 Eki 2008 22:53

İŞTE DEVLET ADAMI.
O'NDAN SONRA BÖYLE BİR DEVLET ADAMI GELMEDİĞİ İÇİN BÖYLEYİZ !

Ata'nın başyaveri Salih Bozok anlatıyor :
Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir'de geçireceği ilk geceyi yaşıyordu. Mustafa Kemal Paşa İzmir'de ilk gecesini çalışarak geçirdi. Zengin bir sofra hazırlandığı halde ufak tefekle karnını doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı.

Ertesi sabah erkenden uyandık.Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik. Vali, İngiliz konsolosu ile konuşuyordu. Biz gelince vali ayağa kalktı ve konsolos ile Mustafa Kemal Paşa'yı tanıştırdı. Konsolos iyi Türkçe biliyordu.
Paşa valiye sordu:
-'Konu nedir ?'
Vali anlattı:
-'Sayın konsolos, İngiliz tebası vatandaşlarla rum ve ermeni azınlığın güven altında olup olmadığından endişeleniyorlar. Ben kendilerine herkesin güven altında olduğunu bildirdim'.

Mustafa Kemal Paşa konsolosun Türkçe bildiğini biliyordu, buna rağmen kendisine valiyi muhatap aldı:
- 'Ee, peki daha ne istiyormuş ?'
Bu soruya konsolos Türkçe cevap verdi:
-'Tebamız için hükümetinizden yazılı teminat istiyorum !'
Paşa:
-'Ne yani, Yunanlılar zamanında siz tebanızı daha emniyette mi görüyordunuz.
Konsolos, kasılarak:
-'Evet' dedi, 'Yunanlılar buradayken tebamızı daha emniyette görüyorduk.'
-'Öyleyse buyrun, tebanızla birlikte Yunanistan' a gidin, efendim !'
Konsolos sinirlenerek sesini yukseltti:
-'Yani majestelerimin hükümetine savaş mı açıyorsunuz ?'
Paşa:
-'Siz kiminle neyi konuştuğunuzu biliyor musunuz ? Ben Millet Meclisinin başkanı ve Türk orduları başkomutanıyım. Savaş açmaya da barış yapmaya da tam yetkiliyim. Peki siz kimsiniz ? Hükümetiniz adına savaş ve barış görüşmeleri yapmaya yetkili misiniz ? Böyle bir yetkiniz varsa görüşelim. Yoksa (eliyle kapıyı gösterdi) buyurunuz dışarıya, efendim !..'
Konsolos, Mustafa Kemal Paşa'nın son sözleri üzerine sapsarı kesildi ve tek bir kelime söylemeden kapıdan çıktı gitti.

Mustafa Kemal Paşa, adamın arkasından valiye döndü:
-'Bunlara yüz vermeyin vali bey ! Bir donanma önünde pısacak, bir blöf karşısında yelkenleri suya indirecek bir devletcik sanıyorlar bizi !Küstahlık derecesine bakın, bana 'savaş mı açıyorsunuz ?' diye soruyor. Barut kokan bir odada adamın sorduğu şeye bak !.. Savaş halinde değiliz sanki !'

Birkaç saat sonra, İngiliz donanması komutanı hükümet konağının kapısından girerek Mustafa Kemal Paşa'nın odasına yöneldi. Nazik fakat öfkeli bir hali vardi. Ruşen Eşref kendisine ne istediğini sordu.
-'Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek istiyorum !..'
Birlikte odaya girdiler, kapı kapandı.
Amiral:
-'Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak içtenlikle kutlarım. Çanakkale'deki başarınızı rastlantıya borçlu olmadığınız kanıtlandi böylece. Büyük bir askerle tanıştığım için memnunum.' diyerek övgüler yağdırmaya başladı.
Paşa, bıkkın bir ifadeyle:
-'Bunları geçin amiral. Çok işimiz var. Asıl konuya gelin' dedi..
Amiral bu tavır karşısında bocalayarak konuya girdi:
-'Izmir'de tebamiz ve sizin azınlıklarınız ermeniler, rumlar var. Yeni askeri yönetim altında bu insanların statüsü nedir? Güvende midirler ?..'
-'Hiç kuşkunuz olmasın amiral. Tebanız ve azınlıklar hükümetimizin koruması altındadır. Suç işlemeyenler, kendilerini güvende sayabilirler'
-'Peki suç işleyenler ?'
-'Suç işleyenler sayın amiral, muhtemelen sizin ülkenizde de olduğu gibi, adaletin huzuruna cıkar. Suçlu olanlar, cezalarını çekerler.'
-'Fakat Paşa Hazretleri, fevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan cesaret alan rumlar şımarıklık yapmış olabilir. Bugün bu insanlar yerli halkın düşmanlığı ile yüz yüzedirler. Ermenilerin biliyorsunuz büyük bir bölümü göçe zorlandı ve önemli bir bölümü hayatlarını kaybetti. Bu ruh haliyle Yunan ordusu ile işbirliği yapmış, bazı Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler. Bunlar, fevkalade günlerin olaylarıdır, bağışlanması, hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kişiler halkın husümetine bırakılacak olursa, bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır !..'

Son cümleye kadar amirali sakince dinleyen Mustafa Kemal Paşa, 'dünyanın koparacağı gürültü' ile tehdit edilince amiralin sözünü kesti:
-'Üstünlük pozunuzu derhal bir kenara koyunuz amiral ! Milletleri tehdit etmekten de vazgeçiniz. İngiltere ve müttefiklerinin kıyamet koparıp koparmayacağını düşünmem bile ! Bunlar memleketin dahili işleridir ve de sizin bu işlere karışmanıza müsaade etmem. Majestelerinin devleti bizim azınlıklarla uğraşmaktan vazgeçsin. Kim ki bize saygı beslemez, bizden de saygı beklemeye hakkı olmaz'

Amiralin yüzü bembeyaz oldu:
-'İngiliz hukumetinin tebasını her yerde koruma hakkı devletler hukuku teminatı altındadir. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız rum ve ermenilerin guven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz...'
Paşa:
-'Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen cesetlerini herhalde görmüş olmalısınız. Ordumuz asayişi sağlamıştır. İzmir limanını donanmanıza kapatıyorum. İsterseniz, tebanızı gemilerinize doldurabilirsiniz. Donanmanızın en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum !'
Sert sozler karşısında amiral ne yapacağını şaşırdı:
-'İngiltere'ye savaş mı açıyorsunuz ?'
Paşa:
-'Savaş açmak mı ? Siz yoksa Sevr antlaşmasının halen yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırtıp attık bile. Karşımda serbestçe oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz ! Fakat nezaketimizi kötüye kullanmanıza müsaade edemem. Şu anda hukuken 'barış antlaşması yapmamış' iki devletiz. Savaş hukuku halen yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size tekrar ve son defa ihtar ediyorum !...'
Bir balmumu heykeline döndü amiral...
Sert adımlarla girdiği Mustafa Kemal Paşa'nın odasında oturduğu sandalyede küçüldükce küçüldü ve sonunda kekeleyerek: '- Affedersiniz !' dedi, yerlere kadar eğilerek geri geri kapıya gidip dışari çıktı.

Olay kısa süre içinde şehirde duyuldu...
İngiliz ve Fransızlar kendi uyruklarını gemilere bindirmeye başladılar.
Birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler...

İŞTE DEVLET ADAMI.
O'NDAN SONRA BÖYLE BİR DEVLET ADAMI GELMEDİĞİ İÇİN BU HALDEYIZ!..
ALLAH GANİ GANİ RAHMET EYLESİN....
ATAM...
DÜNYA DÜŞSE PEŞİMİZE,
YER YARILSA YERİNDEN,
NE SENDEN VAZ GEÇERİZ,
NE SENİN ESERİNDEN...
Kullanıcı avatarı
serdaris
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 10717
Resimler: 22
Yaş: 45
Kayıt: 27 Kas 2002 9:14
Konum: İstanbul
Teşekkür edildi: 258
Teşekkür alındı: 90 kere forum 71 Mesajlar

Re: Atatürk köşesi

Mesajgönderen serdaris » 29 Eki 2008 10:45

Üstün bir kişilik

ATATÜRK’le ilgili okuduğum her kitap, ona karşı duyduğum sevgiyi, saygıyı çığ gibi büyütüyor.

Ata’nın yanında 1924-1938 yılları arasında Özel Kalem Müdürü ve Genel Sekreter olarak görev yapan Hasan Rıza Soyak’ın "Atatürk’ten Hatıralar" kitabının 2005 yılındaki 3. baskısını yeni okuma fırsatını buldum. Geç okuduğum için de çok üzüldüm. İçinde, öyle ibret alınacak olaylar anlatılıyor ki! Birkaçını Hürriyet okuyucularıyla paylaşmak istiyorum:

"Yaverler ve muhafız polislerle beraber Köşk’ün içinde ve dışında çalışan bütün müstahdemin iaşesi ve Köşk’ün sair masrafları Atatürk tarafından yapılmakta idi. Hatta istasyondaki binada bulunan Özel Kalem Müdürlüğü memurları da masrafları Atatürk tarafından ödenen bir tabldottan yiyorlardı... Seyahatlerinde, devletçe kendisine yalnız tren veya vapur gibi vasıtalar temin ediliyordu; diğer masraflar tamamen Atatürk’ün kesesinden çıkıyordu. Yalnız kendisi için değil, maiyeti için dahi harcırah diye bir şey bahis konusu değildi. Halbuki, onunla beraber seyahat eden başvekil ve vekillerle maiyetleri bütçeden yol masrafı ve yevmiye almakta idiler. 1932 yılında çıkan bir kanunla vergiler artırılmış, Cumhurbaşkanının eline geçen maaş 9.078 liraya düşmüştü. Bunun 2000 lirasını her ay İnönü’ye vermekte olduğundan (ailesinin geçimine katkı için) elinde kalan miktar 7000 liradan ibaretti. İnönü, 1937 Eylül’ünde başbakanlıktan ayrılınca yardım miktarı 3000 liraya çıkarılmıştı." (s. 655-656 ve 675)

"Çiftliklerden şimdiye kadar şahsen hiç istifade etmemiş, bir habbe dahi almamıştır. Köşk’e gönderilen çiftlik mahsul ve mamullerinin bedellerini herkes gibi fatura mukabilinde ödemiş ve ödemektedir." (s. 655) Kitapta, bugün Atatürk’e dil uzatanların utanacakları, devlet görevlilerinin de ibret alacakları daha pek çok anı bulunmaktadır. Nail TAN-ANKARA


Hürriyet Gazetesi yazarlarından Yalçın Bayer'in köşesinden alınmıştır.
ATAM...
DÜNYA DÜŞSE PEŞİMİZE,
YER YARILSA YERİNDEN,
NE SENDEN VAZ GEÇERİZ,
NE SENİN ESERİNDEN...
Kullanıcı avatarı
serdaris
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 10717
Resimler: 22
Yaş: 45
Kayıt: 27 Kas 2002 9:14
Konum: İstanbul
Teşekkür edildi: 258
Teşekkür alındı: 90 kere forum 71 Mesajlar

Re: Atatürk köşesi

Mesajgönderen Maket » 03 Kas 2008 15:41

Resim
Resim
HAYAT DALGALI BİR DENİZ...
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 9980
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 85
Teşekkür alındı: 159 kere forum 127 Mesajlar

Re: Atatürk köşesi

Mesajgönderen serdaris » 26 Ara 2008 0:03

10 Kasım 1953... Eylül ayında inşaatı tamamlanan Anıtkabir'e Atatürk'ün naaşı taşınıyor.

Resim

Resim

Resim
ATAM...
DÜNYA DÜŞSE PEŞİMİZE,
YER YARILSA YERİNDEN,
NE SENDEN VAZ GEÇERİZ,
NE SENİN ESERİNDEN...
Kullanıcı avatarı
serdaris
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 10717
Resimler: 22
Yaş: 45
Kayıt: 27 Kas 2002 9:14
Konum: İstanbul
Teşekkür edildi: 258
Teşekkür alındı: 90 kere forum 71 Mesajlar

Re: Atatürk köşesi

Mesajgönderen Maket » 25 May 2009 20:49

Resim
HAYAT DALGALI BİR DENİZ...
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 9980
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 85
Teşekkür alındı: 159 kere forum 127 Mesajlar

Re: Atatürk köşesi

Mesajgönderen serdaris » 29 Tem 2009 13:31

Atatürk’ün Türk Dünyasına Bakışı !

Kırıkkale Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Kantarcı: ''Atatürk her zaman Türk Dünyasına büyük önem vermiştir. Bunun en iyi örneği ise Samsun'da çekilen fotoğraftır''

Kırıkkale Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Şenol Kantarcı, Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk dünyasına büyük önem verdiğini belirterek, ''Bugün de Türkiye, değişen dünya düzenine göre Türk dünyasıyla ilişkilerini geliştirilmelidir'' dedi.

Yrd. Doç. Dr. Kantarcı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'nin, gelişen dünya düzeninde etkin bir rol üstlenebilmesinin Türk dünyası ile ilişkilerine bağlı olduğunu ifade ederek, Atatürk'ün her zaman Türk dünyasına büyük önem verdiğine dikkat çekti.

Atatürk'ün 26 Kasım 1930'da Samsun'da bir ortaokulun coğrafya dersinde çekilmiş olan fotoğrafın Türk dünyasına verdiği önemin en büyük göstergesi olduğunu anlatan Kantarcı, şunları söyledi: ''Bugün pek bilinmeyen bu fotoğrafta Atatürk bir öğrenciye geniş bir coğrafyada Türk dünyasının bulunduğu bölgeyi yuvarlak içine alarak göstermesi dikkat çekicidir. Bu fotoğrafı iyi okumalı ve Türk dünyasına büyük önem vermeliyiz. Bulunduğumuz coğrafyada daha etkin bir ülke olmak için diğer Türk devletleriyle ortak hareket edecek çalışmaları artırmalıyız. Avrupa Birliği yolunda engellerle karşılaşan Türkiye, Türk dünyası ile geliştireceği işbirliği ile tüm bu engelleri rahatlıkla aşabilir.''

ATATÜRK'ÜN SÖYLEMEDİĞİ İDDİA EDİLEN SÖZLER-

Bazı bilim adamlarının, Atatürk'ün Cumhuriyetin 10 yılı olan 1933'te bir söyleşi sırasında sarf ettiği,

''Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Fakat o da tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi dağılabilir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla elinde sımsıkı tuttuğu uluslar avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir''

şeklindeki sözlerinin bulunmadığı iddiasına da en iyi cevabın Samsun'da çekilen fotoğraf olduğunu kaydeden Kantarcı, şöyle devam etti: ''Mustafa Kemal Atatürk, 26 Kasım 1930'da Samsun'da bir ortaokulun coğrafya dersinde Avrasya haritası başında üzerinde Türk Dünyası'nın keskin çizgilerle gösterildiği harita da yanındaki öğrenci ile olan diyaloğunu gösteren bu muhteşem resim, Atatürk'ün 1933 yılındaki sözü 'söyledi mi söylemedi mi?' tartışmasını kesin olarak bitirmektedir. Başlı başına bu resim bile Atatürk'ün Türk Dünyası ile görüşünün muhteşem tablosu olarak bu tartışmalara en güzel noktayı koymaktadır.''

ATATÜRK DÖNEMİNDE COĞRAFYA KİTAPLARINDA KULLANILMIŞ

Atatürk'ün fotoğrafları arasında yer alan fakat ilgililerinin dışında pek bilinmeyen harita başındaki Atatürk ve öğrenci fotoğrafının bir dönem coğrafya kitaplarında bulunduğunu anlatan Kantarcı, ''Atatürk döneminden sonra bu fotoğraf coğrafya kitaplarında çıkarılmıştır. Halbuki bu fotoğraf tüm coğrafya kitaplarında bulunmalıdır'' şeklinde konuştu.


Kaynak : Türksam'dan Dr. Şenol KANTARCI' nın yazısıdır.
http://www.turksam.org/tr/a1433.html
ATAM...
DÜNYA DÜŞSE PEŞİMİZE,
YER YARILSA YERİNDEN,
NE SENDEN VAZ GEÇERİZ,
NE SENİN ESERİNDEN...
Kullanıcı avatarı
serdaris
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 10717
Resimler: 22
Yaş: 45
Kayıt: 27 Kas 2002 9:14
Konum: İstanbul
Teşekkür edildi: 258
Teşekkür alındı: 90 kere forum 71 Mesajlar

Atatürk köşesi

Mesajgönderen serdaris » 15 Kas 2009 13:15

Uğruna can verilir

Resim

Böyle adamlara az rastlanır. Kendine güvenen biri.
Yakışıklı, idealist, hayallerini gerçekleştiren bir hayalperest.
Kültürlü, hep iyi giyiniyor. Kibar. Rafine. Anadan doğma bir centilmen.
Nazik. Doğuştan lider. Onunla konuştuktan sonra halkının ona neden güvendiğini anladım.
Beni çok etkiledi. Uğruna can verilebilecek bir adam. Sözleri prestijli.


ABD tarihinin en saygın gazetecilerinden olan Clarence Streit’ın, 88 yıl önce, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk kuvvetlerinin ana karargahı olan Ankara’yı ziyaret ettikten sonra, “Tarih, Mustafa Kemal Paşa’yı yeni Türk devletinin kurucusu olarak tanıyacak” diye yazdığı ve şahsi notlarında Atatürk’ü yere göğe sığdıramadığı ortaya çıktı.

3 Mart 1921’de Mustafa Kemal Paşa ile Ankara Garı’ndaki konutunda söyleşi yapan Streit’ın “hiç yayınlanmamış” notlarını, Princeton Üniversitesi Tarih Profesörü Heath Lowry tanıttı. Lowry, Washington’daki Türk Büyükelçiliği’nde Streit’in Anadolu gezisini anlattı ve çektiği 300 kadar fotoğraftan örnekler gösterdi.

O dönemde Philadelpihia Public Ledger Gazetesi’nin muhabiri olarak Anadolu’ya giden Streit’in notlarını kitap halinde yayınlayacağını söyleyen Lowry, Streit ile 1983’de tanıştığını ve notları bizzat kendisinden aldığını ifade etti.

19 yazılı soru 2 saat söyleşi

Lowry’nin anlatımıyla Amerikalı gazetecinin Anadolu macerası şöyle:

Bir ABD savaş gemisi ile İstanbul’dan Samsun’a geçen Streit, Azerbaycanlı bir mihmandar ile birlikte Merzifon, Yozgat ve daha küçük yerleşim merkezlerinden sonra Ankara’ya ulaşır. Fransızca bilen Streit, Osmanlıca bir karvizit kullanmaktadır.

17 gün süren bir yolculuktan sonra, Streit 6 Şubat 1921’de nüfusu 25 bin olan Ankara’ya gelip üç hafta kalır ve Türk ulusal liderlerinin hepsiyle görüşme imkanını bulur. Streit, 3 Mart 1921 günü Mustafa Kemal ile konuşur. Mustafa Kemal, önce 19 yazılı soruya dokuz sayfa Fransızca cevap hazırlar. Daha sonra
iki saat söyleşi yapılır.

Devletin kurucusu

Birinci İnönü Savaşı’ndan sonra, “Tarih, Mustafa Kemal Paşa’yı yeni devletin kurucusu olarak tanıyacak” diye yazan Streit, henüz yayımlanmayan kişisel notlarında Atatürk hakkında şu ifadeleri kullanıyor:

“Böyle adamlara az rastlanır. Kendine güvenen biri. Yakışıklı, idealist, hayallerini gerçekleştiren bir hayalperest. Kültürlü, hep iyi giyiniyor. Kibar. Rafine. Anadan doğma bir centilmen. Nazik. Doğuştan lider. Onunla konuştuktan sonra halkının ona neden güvendiğini anladım. Beni çok etkiledi. Uğruna can verilebilecek bir adam. Sözleri prestijli. “Beni Türk konukseverliğiyle karşıladı. Benimle 2 saat boyunca rahatça Fransızca konuştu. 40 yaşındaydı ama daha genç gösteriyordu. Geniş alnı, ağız ve çene yapısıyla bir savaşçının hatlarına sahipti ama onu gözlüklü ve kalpaksız gördüğünüzde bir profesör izlenimi veriyordu. Yaşam biçimi ve liderliğinde gösterişten, kendini beğenmişlikten eser yoktu. Makam arabası ve konutunu koruyan korumalardan başka, diğer devlet başkanlarının sahip oldukları onda yoktu. Röportajdan sonra çok inandığı ülkesini tanıdım.”

Streit, tüm bu kişisel özelliklere karşın Anadolu’da Mustafa Kemal’in kişiliği çevresinde bir putlaştırma görmediğini, buna karşılık İzmir’de yine aynı dönemde her yerde Venizelos’un ve Yunanistan’da ise Yunan Kralı’nın resimlerinin görüldüğünü belirtti.

Mustafa Kemal, Streit’a, din ile siyaseti karıştırmadıklarını, “Türkler’in fanatik olmadığını” anlattıktan sonra, ABD’den dostluk ve maddi yardım beklediklerini söyledi. Bundan altı yıl sonra, ABD ile Türkiye arsında diplomatik ilişki kuruldu.

Savaşta bile halkın arasında

Savaş sırasında olmasına rağmen, Mustafa Kemal’in halkın arasına girdiğini, Ankara sokaklarında tek başına yürürken sık sık görüldüğünü kaydeden Streit’a göre, Ankara’dan önce, yeni başkentin, Kayseri, Sivas veya Yozgat olması düşünüldü, buna karşın İstanbul başkent kesinlikle olmayacaktı. Streit, Ankara’ya giderken konakladığı bir köyün reisinin, “Burayı Viyana gibi yapmak istiyoruz” dediğini ve ABD ile çok iyi ilişkileri arzuladıklarını söylediğini de yazdı.
Notlara göre, 1921’de Ankara’da iki yabancı temsilcilik vardı. Bir Sovyet diğeri Gürcü temsilciliği idi. Her iki elçi de kardeşti, ama biri Bolşevik diğeri Menşevik idi. Sovyet Elçiliği’ndeki 25 kişi on ayrı ulustan geliyordu, aralarında bir Alman bile vardı.

Çocuklar sınıfta vals yapıyordu

Clarence Streit, 6 Mart 1921’de Ankara’dan ayrıldı ve Eskişehir’e geçti. Cephe birkaç kilometre uzaklıktaydı. Albay Naci Bey, gazeteci Streit’i bir ilkokula da götürdü. Bir derslikte, 5 kız ve 5 erkek çocuk vals yapıyorlardı.

Streit, Ekim 1923’te Türk Ulusal Kuvvetleri İstanbul’a girdiğinde de Türkiye’ye döndü, kutlamaları yerinde izledi, ancak Mustafa Kemal’î bir daha görmedi.

Yayıncı bulamamış

Profesör Heath Lowry, Clarence Streit’in notlarını kitap olarak yayınlayacağını söyledi. Streit, Türkiye’den ABD’ye döndüğünde Anadolu notlarını “Bilinmeyen Türkler” başlığıyla kitap haline getirmek istedi ama ne kadar uğraştıysa da yayıncı bulamadı.

Paşa Hanım yemeğe çağırdı

Aynı dönemde askeri istihbaratın başında olan Halide Edip Adıvar ile tanıştığını ve “Paşa Hanım”ın evine yemeğe gittiğini de not eden Clarence Streit, Celal Bayar, Hamdullah Suphi, Ahmet Muhtar gibi liderler ile de görüştüğünü anlattı. Amerikalı gazeteci, Mustafa Kemal’in aynı dönemde Gar’ın karşısındaki bir evde kaldığını yazdı.

27 yıl arayla kapak olmuşlardı

Mustafa Kemal 1923’te ve 1927’de iki kere ünlü TIME Dergisi’nin kapağında yer aldı. Amerikalı gazeteci Clarence Streit, 1950’de TIME’ın kapağında yer aldı. 1896-1986 yılları arasında yaşayan Missouri doğumlu Clarence Kirschmann Streit, gazeteciliğinin yanısıra, ABD-Avrupa yakınlaşmasında önemli rol oynayan bir aktivistti. 1929’da Milletler Cemiyeti’nin İsviçre’deki merkezinde muhabir olarak görevlendikten ve bu örgütün uluslararası işbirliği yoksunluğu yüzünden çöküşünü gördükten sonra, dünyadaki tüm demokrasileri Amerikan tarzı federal bir birlik içinde birleştirecek iddialı bir projenin savunuculuğunu yapmaya başlamıştı.

Roosevelt destekledi

Bu düşünceye Franklin Roosevelt ve Winston Churchill gibi önemli isimler destek verdi. Streit, görüşlerini savunmak için, NATO’nun siyasi bir birlik haline gelmesine çalışan Atlantik Birliği Komitesi’ni kurdu. Bu örgüt bugün de Streit Konseyi adıyla faaliyette.


Kaynak : Hürriyet Gazetesi'nden Kasım CİNDEMİR'in yazısıdır.http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12950460.asp?top=1
ATAM...
DÜNYA DÜŞSE PEŞİMİZE,
YER YARILSA YERİNDEN,
NE SENDEN VAZ GEÇERİZ,
NE SENİN ESERİNDEN...
Kullanıcı avatarı
serdaris
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 10717
Resimler: 22
Yaş: 45
Kayıt: 27 Kas 2002 9:14
Konum: İstanbul
Teşekkür edildi: 258
Teşekkür alındı: 90 kere forum 71 Mesajlar

ÖncekiSonraki


Benzer Başlıklar

~ Atatürk*ün ***ANILARI*** ~
Forum: Efsaneler ve Hikayeler
Yazar: melekyildiz
Cevaplar: 35
bir resimde 2500 Atatürk resmi
Forum: Resimler Bölümü
Yazar: abc
Cevaplar: 6
SANKİ BİR CENNET KÖŞESİ
Forum: Resimler Bölümü
Yazar: noble_1987
Cevaplar: 6
Siz ATATÜRK ten ne isterdiniz okunmaya değer
Forum: Genel ve Muhabbet
Yazar: magnus82
Cevaplar: 3

Dön Efsaneler ve Hikayeler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron