Zaman: 30 Tem 2010 3:40

Hayat Bir Hikayedir

Başınıza gelmiş; duyduğunuz veya hayal ettiğiniz efsaneler, hikayeler. Hayal gücümüzü biraz zorlamaya ne dersiniz...

Moderatörler: baharyeli, SüperMod

Hayat Bir Hikayedir

Mesajgönderen yamuk » 07 Oca 2006 20:32

Paranın alamadığı...
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken buldu.
Çocuk babasına, “Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun” diye sordu... Zaten yorgun gelen adam, “Bu senin iÅŸin deÄŸil” diye cevap verdi.
Bunun üzerine çocuk, “Babacım lütfen, bilmek istiyorum” diye üsteledi. Adam, “İlla da bilmek istiyorsan 20 milyon” diye cevap verdi.
Bunun üzerine çocuk, “Peki bana 10 milyon borç verir misin” diye sordu. Adam iyice sinirlenip, “Benim, senin saçma oyuncaklarına veya benzeri ÅŸeylerine ayıracak param yok. Hadi derhal odana git ve kapını kapat” dedi. Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı. Adam sinirli sinirli, “Bu çocuk nasıl böyle ÅŸeylere cesaret eder” diye düşündü. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleÅŸti ve çocuÄŸa parayı neden istediÄŸini bile sormadığını düşündü, “Belki de gerçekten lazımdı”...
Yukarı çocuÄŸun odasına çıktı ve kapıyı açtı... Yatağında olan çocuÄŸa, “Uyuyor musun” diye sordu. Çocuk “Hayır” diye cevap verdi...
“Al bakalım istediÄŸin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim” dedi...
Çocuk sevinçle haykırdı, “TeÅŸekkürler babacığım”...
Yastığının altından diÄŸer buruÅŸuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı. Bunu gören adam iyice sinirlenerek, “Paran olduÄŸu halde neden benden para istiyorsun?... Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok” diye kızdı...
Çocuk “Ama yeterince yoktu” dedi ve paraları babasına uzattı;
“İşte 20 milyon... Bir saatini alabilir miyim?...”
Vurulmuşum besbelli dolanmışım yar beline
Bir türkü tutturmuşum ağlamaklı hasrete
Kullanıcı avatarı
yamuk
Forum Gümüş Başı
Forum Gümüş Başı
 
Mesajlar: 437
YaÅŸ:
Kayıt: 04 Ağu 2005 7:56
Konum: Oralarda Biryerden
Teşekkür edildi: 0
Teşekkür alındı: 0 kere forum 0 Mesaj

Mesajgönderen yamuk » 07 Oca 2006 20:39

Silah arkadaşım...
Vatani görevini bitiren asker, telefonla ailesini arayıp, anne ve babasından ricada bulundu;
“-Eve dönüyorum, ama sizden bir ÅŸey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum...”
“-Memnuniyetle oÄŸlum, onunla tanışmak isteriz” diye cevapladılar.
OÄŸulları, “Bilmeniz gereken bir ÅŸey var” diye devam etti;
“-Arkadaşım çatışmada ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum...”
-Bunu duyduğumuza üzüldük oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz...
“-Hayır... Onun bizimle yaÅŸamasını istiyorum...”
-Oğlum, bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve böyle bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır...
Oğlu o anda telefonu kapattı. Ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, polisten bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inaniyordu.
Üzüntü dolu anne-baba oğullarının cesedini tesbit etmek için morga götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şeyi daha öğrenince dehşete düştüler;
Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı...
Vurulmuşum besbelli dolanmışım yar beline
Bir türkü tutturmuşum ağlamaklı hasrete
Kullanıcı avatarı
yamuk
Forum Gümüş Başı
Forum Gümüş Başı
 
Mesajlar: 437
YaÅŸ:
Kayıt: 04 Ağu 2005 7:56
Konum: Oralarda Biryerden
Teşekkür edildi: 0
Teşekkür alındı: 0 kere forum 0 Mesaj

Mesajgönderen yamuk » 07 Oca 2006 20:40

Bebek
Genç kadın bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu. Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve kokusunu içine çekmek istediğinde;
“-Dokunma bana” diye bir ses duydu... “Beni okÅŸamaya hakkın yok senin...”
Kadın korku ile irkilip etrafına bakıyordu... Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım... Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu. Bebek;
“-Bana yaklaÅŸmanı istemiyorum” diye devam etti. “Hemen uzaklaÅŸ benden...”
Kadın biraz olsun kendini toparlayarak;
“-Çocuklarımız hep erkek oluyor” dedi. “Onlar da güzel ama kız çocukları baÅŸka... Bu yüzden seni öpmek istedim...”
“-Beni öpemezsin” diye aÄŸlamaya baÅŸladı bebek. “Benim de seni öpemeyeceÄŸim gibi...”
“-Neden” diye sordu kadın... “Neden öpemezsin ki?...
“-Bunun sebebini bilmen gerekir” dedi. “Düşünürsen mutlaka bulacaksın...”
Kadın neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkarıp kadına uzatırken;
“-GeçmiÅŸ olsun hanımefendi” dedi... “BaÅŸarılı bir kürtajdı doÄŸrusu... Ha sahi... Kızmış aldırdığınız...”
Vurulmuşum besbelli dolanmışım yar beline
Bir türkü tutturmuşum ağlamaklı hasrete
Kullanıcı avatarı
yamuk
Forum Gümüş Başı
Forum Gümüş Başı
 
Mesajlar: 437
YaÅŸ:
Kayıt: 04 Ağu 2005 7:56
Konum: Oralarda Biryerden
Teşekkür edildi: 0
Teşekkür alındı: 0 kere forum 0 Mesaj

Mesajgönderen yamuk » 07 Oca 2006 20:46

Acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak halinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor, ezilmiş haline rağmen sağa sola koşuyordu.
Yanına sokularak; “Hayrola teyzeciÄŸim” dedim. “Bir derdiniz mi var?...”
Sıcak bir tebessümle; “Buraların yabancısıyım evladım. Hastane tarafına gidecek bir araba arıyorum” dedi.
“Biraz beklerseniz aynı dolmuÅŸa binebiliriz” dedim. “Oraya geldiÄŸimizde size haber veririm”...
Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyenin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanakları pembe pembe olmuştu.
“Torunlarımdan biri menenjit geçirdi” diye devam etti. “Ziyaret saati bitmeden uÄŸramak istemiÅŸtim”...
“20 dakikanız var” dedim. “Hastane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor...”
Durağa herkesten önce geldiğimiz için, dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anada hücum ettiğini gördüm.
İçeriye doluÅŸan ve arkadaÅŸ olduÄŸu anlaşılan adamlara; “Önce biz gelmiÅŸtik. Sırayı bozmaya hakkınız var mı” dedim.
Ön koltukta oturanı;
“Hak istiyorsan, Hakkari’ye gideceksin arkadaşım” dedi. “Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuÅŸ”...
Bu laf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak-bullak olmuÅŸtu. SakinleÅŸmeye çalışarak; “Ben biraz daha bekleyebilirim” dedim. “Ama ÅŸu ihtiyar teyzenin hastaneye yetiÅŸmesi gerekiyor”...
Bu defa şoför lafa karışıp;
“Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeÅŸim” dedi. “Okuyup üfledi mi, hastaneye uçuverir”...
Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu.
5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikayet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı.
Åžoför, “Yolun bu durumu, hayra alamet deÄŸil. Sebebini anlasam iyi olacak”...
Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileri doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde;
“Kısmete bak yahu” dedi. “Bizden önce kalkan dolmuÅŸa kamyon çarpmış”...
Heyecanla; “Bir ÅŸey olmuÅŸ mu?.... Yani yaralı falan var mı” diye sordum.
“DolmuÅŸta bulunanları, teyzenin gideceÄŸi hastaneye kaldırmışlar”...
Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla birşeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu.
Şoför, koltuğuna yavaşça otururken;
“Kısmet iÅŸte” diye tekrarlayıp, duruyordu.
“Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye’nin öbür ucundan gelen Hakkari plakalı bir kamyonla”...
Vurulmuşum besbelli dolanmışım yar beline
Bir türkü tutturmuşum ağlamaklı hasrete
Kullanıcı avatarı
yamuk
Forum Gümüş Başı
Forum Gümüş Başı
 
Mesajlar: 437
YaÅŸ:
Kayıt: 04 Ağu 2005 7:56
Konum: Oralarda Biryerden
Teşekkür edildi: 0
Teşekkür alındı: 0 kere forum 0 Mesaj

Mesajgönderen serdaris » 07 Oca 2006 23:07

Buraya yazılan hikayelerin daha evvelden forumumuzda mevcut olmalarına rağmen, üyemiz özel mesaj ile ilginç hikayeleri tek başlık altında toplamak istediğini ve o nedenle bu başlığı açtığını bize söyledi.
Onun ricasıyla ilginç hikayeleri yorumsuz olarak burada toplayalım diyorum.
ATAM...
DÜNYA DÜŞSE PEŞİMİZE,
YER YARILSA YERİNDEN,
NE SENDEN VAZ GEÇERİZ,
NE SENİN ESERİNDEN...
Kullanıcı avatarı
serdaris
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 10717
Resimler: 22
YaÅŸ: 45
Kayıt: 27 Kas 2002 9:14
Konum: İstanbul
Teşekkür edildi: 258
Teşekkür alındı: 90 kere forum 71 Mesajlar

Mesajgönderen melekyildiz » 12 Oca 2006 1:15

serdaris bu fikre bende eslik ediyorum...Yorumsuz olarak bir linkte toplama fikri gercekten iyi bir fikir olmus...

Abraham Lincoln bu mektubu oğlunun öğretmenine yazmış

Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen ona,
Kazanılan bir liranın, bulunan beş liradan daha değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı...
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.
Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.
Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...
Eğer yapabilirsen, ona kitapların sırlarını öğret
Fakat ona sessiz zamanlar da tanı...
Gökyüzündeki kuşların, güneşin altındaki arıların,
ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği...
Hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.
Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret.
Herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi...
Tüm insanları dinlemesini öğret ona,
Fakat tüm söylediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini,
ve sadece iyi olanları almasını da öğret...
Eğer yapabilirsen, üzüldüğün de bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona... Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret...
Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını,
Fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uğultulu bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona.
Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret...
Dağda dolaşırken yakma kandili,
Fersiz gözlerimi dağlama gurbet!
Ne söylemez, akan suların dili,
Sessizlik içinde çağlama gurbet!
........
.........
NECİP FAZIL KISAKÜREK
Kullanıcı avatarı
melekyildiz
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 2018
YaÅŸ:
Kayıt: 14 Ara 2004 9:15
Konum: USA/
Teşekkür edildi: 0
Teşekkür alındı: 0 kere forum 0 Mesaj

Mesajgönderen melekyildiz » 12 Oca 2006 3:48

:gul: :gul: :gul: Dünyanın en güzel tablosu...



Tabloları ile ün yapmş bir ressam, günün birinde en güzel eserini yapmaya karar vermiş... Konu bulmak için şehir dışında dolaşmaya çıkmış...
Ressamı tanıyan biri, “Böyle nereye gidiyorsun dostum” diye sormuÅŸ...
Ressam, “Bilmiyorum... Dünyanın en güzel ÅŸeyinin resmini yapmak istiyorum” diye cevap vermiÅŸ;
“-Belki siz dünyanın en güzel ÅŸeyinin ne olduÄŸunu söyleyebilirsiniz...”
Adam biraz düşündükten sonra, “Kolay” demiÅŸ;
“-Dünyanın neresine giderseniz gidin, en güzel ÅŸeyin inanç olduÄŸunu göreceksiniz...”
...
Ressam cevap vermeden yoluna devam etmiş... Daha sonra çok saygı duyduğu bir adama rastlamış... Ona dünyanın en güzel şeyinin ne olabileceğini sormuş... İkinci adam da bir süre düşündükten sonra şunları söylemiş;
“-Dünyanın en güzel ÅŸeyi aÅŸktır... Yoksulları zenginleÅŸtiren, gözyaÅŸlarını tatlılaÅŸtıran, azı çok yapan o deÄŸil midir?... AÅŸksız hiçbir ÅŸey güzel olamaz...”
...
Ressam dünyanın en güzel şeyini aramaya devam etmiş... Yolda giderken rastladığı yorgun bir askere de aynı şeyi sormuş... Asker kendisine şunları söylemiş;
“-Dünyanın en güzel ÅŸeyi barıştır... En çirkin ÅŸeyi de savaÅŸ... Barış olan yerde her zaman güzellik bulabilirsiniz...”
...
O zaman ressam şöyle düşünmeye başlamış...
“-Dünyanın en güzel ÅŸeyleri; inanç, aÅŸk ve barış ise onların resmini nasıl bulabilirim?...”
Başını sallayarak evine dönmüş... Kapıdan içeri girince dünyanın en güzel şeyini bulmuş... Çocukların gözünde inanç, eşinin gözünde aşk, evinde barış ve mutluluk hüküm sürüyormuş...
...
Bunlardan ilham alan ressam dünyanın en güzel şeyinin resmini yapmış...
İşi bitince boyalarını ve fırçalarını toplamış... Daha sonra tuvalin örtüsünü kaldırarak, uzun uzun seyretmiş yaptığını...
Kendine güvenen bir aile reisi, mutlu bir kadın ve böyle mutlu bir ortamda yüzleri pırıl pırıl parlayan çocuklar, ışık oyunlarıyla dolu sıcak bir ortamda resmedilmişler...
Ressam, daha sonra tablosuna “Evim” adını vermiÅŸ...


(John Minum -)
Dağda dolaşırken yakma kandili,
Fersiz gözlerimi dağlama gurbet!
Ne söylemez, akan suların dili,
Sessizlik içinde çağlama gurbet!
........
.........
NECİP FAZIL KISAKÜREK
Kullanıcı avatarı
melekyildiz
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 2018
YaÅŸ:
Kayıt: 14 Ara 2004 9:15
Konum: USA/
Teşekkür edildi: 0
Teşekkür alındı: 0 kere forum 0 Mesaj

Mesajgönderen yamuk » 12 Oca 2006 15:38

Tam bir dolar seksen yedi senti vardı. O kadar, ne bir sent eksik, ne bir sent fazla!.. Bunun da altmış senti penniden ibaret ufaklıktı. Bu pennileri teker teker bakkal, kasap, manavla çekişe çekişe pazarlık ederek ve her defasında satıcıların cimrilik isnatları karşısında utancından kıpkırmızı kesilerek biriktirmişti. Della paraları üç defa saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar! Halbuki ertesi gün Noel'di.
Kendini odadaki partal divanın üzerine atıp hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka çare yoktu. Della da böyle yaptı.
Della'nın evi, haftada sekiz dolara tutulmuş mobilyalı bir apartman! Tasvire değer bir hali yok. Tam bir fakirhane! Aşağıda antrede, içine tek bir zarf sığdırmaya imkan olmayan bir mektup kutusu ile ölümlü bir elin asla çaldıramayacağı bir zil vardı. Kapıda da "Mr. James Dillingham Young" ismini taşıyan bir kart asılı idi.
Mr. James Dillingham eve geldiği vakit size evvelce Della diye takdim ettiğimiz karısı kendisine "Jim" diye hitap eder, boynuna sarılarak onu bağrına basardı.
Gözyaşları dindikten sonra Della eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı. Pencerede durarak apartmanın o kasvetli arka avlusundaki bulut rengi bir parmaklık üzerinde yürüyen bulut rengi kediyi aptal aptal seyretti. Ertesi günü Noel'di. Jim'e bir hediye alabilecek yalnız bir dolar seksen yedi senti vardı. Bu pennileri aylardan beri birer birer biriktirmişti. Halbuki şimdi hiçbir işe yaramadıklarını görüyordu. Haftada yirmi dolara pek bir şey yapmaya imkan yoktu. Masraf umduğundan fazlaya çıkıyordu. Zaten her zaman öyle olur!.. Şimdi Jim'e hediye alacak yalnız bir dolar seksen yedi senti vardı. Sevgili Jim'ine güzel bir şey almak hususunda hülyalar kurarak bir çok mesut anlar yaşamıştı. Güzel, nadir, parlak bir şey, Jim'e ait olmak şerefi ile az çok mütenasip bir hediye.
Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın önüne attı. Gözleri pırıl pırıl yanıyordu, ama yirmi saniye içinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü.
James Dillingham Young Ailesi'nin iftihar ettikleri iki şeyleri vardı. Birisi Jim'in babasından intikal eden ve aslında büyük babasına ait olan altın saat, diğeri ise Della'nın saçları idi. Apartmanın hava deliğinin karşı tarafında Saba Melikesi otursaydı Della, kraliçenin mücevherlerini kıymetten düşürmek kastiyle, o güzel saçlarını pencereden dışarı sarkıtırdı. Hazreti Süleyman apartmanın kapıcısı olsa ve bütün servetini, elmaslarını, bodrumda bulundursaydı, Jim ihtiyarı kıskandırıp hasetle sakalını kaşıttırmak için önünden her geçişinde cebindeki saati çekip bakar gibi yaparak gösterirdi. Della'nın saçları altın renkli bir çağlayan gibi parlayarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve bir elbise gibi vücudunu örttü. Bununla beraber Della, saçlarının uzun müddet böyle kalmasına müsaade etmedi. Sinirli ellerle hemen topladı. Bir aralık bir an için durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı tüyleri dökük halıya bir iki damla gözyaşı aktı.
Della, gözlerinin yaşı kurumadan kahverengi ceketini kapıp aynı renkteki şapkasını başına geçirdiği gibi, eteklerini savurarak kapıdan fırladı. Merdivenleri inip sokağa çıktı.
"Mm. Sofronie. Her nevi saç levazımı" ibaresini taşıyan bir tabelanın önünde durdu. Bir hamlede kendini yukarıda buldu. İriyarı, süt beyaz, soğuk bir kadın olan Madam Sofronie'ye nefes nefese:
- Saçlarımı alır mısınız? diye sordu.
Madam:
- Saç alırım ama şapkanı çıkar da bir bakalım, cevabını verdi. Della altın renkli, çağlayana benzeyen saçlarını döküverdi.
Madam, saçları pişkin bir alıcı eli ile bir yokladıktan sonra.
- Yirmi dolar, dedi.
Della:
- Peki. Derhal, cevabını verdi. Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üstünde uçar gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu. Edebiyat bertaraf, Jim için istediği hediyeyi bulmak arzusu ile dükkanların altını üstüne getiriyordu. Nihayet bulabildi. Hasseten Jim için yapılmış bir şey? Dükkan dükkan gezmiş, hiçbirinde buna benzer bir şey görmemişti. Platin bir saat zinciri. Kıymeti, fazla gösterişli süslerde değil, deseninin sadeliğinde ve kibarlığında idi.
Bütün iyi şeyler böyle olmalıdır. Zincir Jim'in o emsalsiz saatine layık derecede güzeldi. Della ilk nazarda kararını verdi. Zincir tıpkı Jim gibi idi. Gösterişsiz, fakat kıymetli. Kocasını da, zinciri de aynı şekilde tarif etmek mümkündü, yirmibir dolar verdi. Bu zinciri taktıktan sonra Jim artık, saatine nerede olsa bakabilir, daha doğrusu bakmaya heveslenebilirdi. Halbuki, şimdi o emsalsiz saate, bir kayışa asılı olduğundan hep gizleyerek bakıyordu. Eve avdet ettikten sonra Della'nın sarhoşluğu biraz geçti. Aklı başına gelerek ihtiyatlı hareket etmeyi düşündü. Saç maşalarını çıkartarak hava gazını yaktı. Ve aşkla cömertliğin birleşmesinden doğan tahribatı tamire koyuldu. Sayın dostlar, burun kıvırıp geçmeyin. Bu her zaman muazzam bir iştir. Müthiş bir iş!. Kırk dakika zarfında saçları mektep kaçağı bir çocuk kafası gibi kıvrım kıvrım olmuştu. Della aynadaki aksini tenkitçi bir nazarla uzun uzadıya dikkatle seyretti.
Kendi kendine:
- Jim bu halimi görüp de ilk bakışta öldürmezse iyi. Tiyatro kızlarına benzetecek ama ne yapayım. Bir dolar seksen yedi sentle ne alınabilirdi ki, dedi.
Yedi buçukta kahve pişirilmişti. Tava da sobanın arkasına yerleştirilerek ısıtılmış olan pirzolaları kızartmak üzere hazırlanmıştı.
Jim, hiç geç kalmazdı. Della zinciri avucuna alarak kapının yanındaki masanın başına oturdu. Kocasının, merdivenlerin ilk basamağındaki ayak seslerini duyunca bembeyaz oldu. Gündelik, en basit şeyleri için dua etmeyi adet etmişti.
- Büyük Allahım! Yalvarırım sana, ne olur, saçlarımı beğendir, diye mırıldandı.
Jim kapıyı açtı ve içeri girip arkasından kapadı. Zayıf ve pek ciddi bir hali vardı. Zavallı henüz yirmi iki yaşında, aile yükü taşıyordu. Yeni bir pardesüye ihtiyacı vardı, ellerinde eldiven yoktu. Odaya koku almış bir av köpeği gibi etrafına kayıtsız bir halde bakınarak girdi. Gözleri Della'ya dikilmişti. Della bu dik nazarların manasını anlamayarak korktu. Bu nazarlar ne hayret, ne hiddet, ne dehşet, ne beğenmemezlik, yani genç kadının hazırlandığı hislerden hiçbirini ifade etmiyordu. Jim, yüzünde o garip ifade ile nazarlarını karısına dikmiş sadece bakıyordu.
Della masanın yanından kıvrılarak yaklaştı.
- Jim, şekerim ne olursun öyle bakma, diye yalvardı. Saçımı kesip sattım. Noeli sana hediye almadan geçiremezdim, ölürdüm. Ne olacak yine büyür. Affediyorsun değil mi? Ne yapayım başka çarem yoktu. Saçlarım çabuk büyür. Unutalım bunu, haydi Jim, şekerim. Noel'in mübarek olsun de de barışalım. Ne güzel ne hoş bir hediye aldığımı tasavvur edemezsin, dedi.
Jim zihnini yoracak kadar düşünüp taşındığı halde bir türlü anlayamamış gibi yavaş yavaş:
- Saçını mı kestin, dedi.
Della:
- Kesip sattım. Bu halimi beğenmedin mi? Eskisi kadar sevmedin mi? Saçsız da yine aynı insan değil miyim, diye yalvardı.
Jim etrafına şaşkın şaşkın baktı. Nihayet aptallaşmış gibi:
- Saçımı kestim mi dedin, diye cevap verdi.
Della:
- Evet, kesip sattım diyorum, diye izah etti. Yavrucuğum bu akşam Noel! Beni mazur gör, affet. Senin uğruna gitti, deyip ciddi bir tatlılıkla:
- Saçlarımın tellerini saymak belki mümkündür ama sana olan sevgimi ölçmek imkansızdır. Şekerim, pirzolaları ateşe koyalım mı? diye sordu.
Jim, daldığı rüyadan uyanır gibi oldu. Della'cığını kollarına aldı, pardesünün cebinden bir paket çıkararak masanın üstüne attı.
- Dellacığım, aldanıyorsun. Saçını nasıl kesersen kes, hiç fark etmez. Sana olan sevgimde hiç değişiklik yapmaz. Paketi açarsan birdenbire neden afalladığımı anlarsın, dedi.
Della beyaz parmakları ile kağıdı yırtarak ipleri kopararak paketi açtı. Açmasıyle feryadı basması bir oldu.
Gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
Paketten Della'nın Broodway'de bir vitrinde görüp uzun müddettir arzuladığı taraklar çıkmıştı. Kaplumbağa kabuğundan yapılmış elmas kenarlı o güzel taraklar işte önündeydi. Renkleri de saçlarına ne kadar uyuyordu. Pahalı olduklarını bildiğinden hiç ümide kapılmadan beğenmiş ve arzulamıştı. Hiç beklemediği olmuştu. Ama ne çare ki pek tamah ettiği bu canım tarakları süsleyecek lüleler gitmişti. Della nihayet kendini toplayarak kocasının getirdiği hediyeleri bağrına bastı. Gülümseyerek kocasına baktı.
- Şekerim, saçım pek çabuk uzar, deyip tüyleri tutuşan bir kedi gibi yerinden fırlayarak:
- Ay unutuyordum, diye bağırdı.
Jim alınan güzel hediyeyi görmemişti. Della avucunu açarak sevinçle kocasına uzattı. Bu kıymetli, fakat donuk maden genç kadının ruhundaki ateşin aksi ile parlar gibi oldu.
- Şekerim, güzel değil mi? Bütün şehri altüst ettikten sonra bulabildim. Saatini ver bakalım nasıl yakışacak, dedi.
Jim, Della'nın dediğini yapacak yerde kendini sedire attı. Ellerini başının arkasına koyarak gülmeye başladı.
- Della sevgilim, Noel hediyelerimizi bir kenara koyup bir müddet saklayalım. Bugünkü halimize uygun değil. Biraz fazla. Tarakları almak için saati sattım. Pirzolaları koy bakalım ateşe, dedi.

....

Milli Eğitim Bakanlığı, Dünya Edebiyatından Seçmeler Dizisi/ Hikâyeler-1
Vurulmuşum besbelli dolanmışım yar beline
Bir türkü tutturmuşum ağlamaklı hasrete
Kullanıcı avatarı
yamuk
Forum Gümüş Başı
Forum Gümüş Başı
 
Mesajlar: 437
YaÅŸ:
Kayıt: 04 Ağu 2005 7:56
Konum: Oralarda Biryerden
Teşekkür edildi: 0
Teşekkür alındı: 0 kere forum 0 Mesaj

Mesajgönderen yamuk » 12 Oca 2006 15:44

Hava çoktan kararmıştı.Otobüs garı her zamanki yoğunluğu yaşıyordu yine o akşam.İnsanlar otobüslere yetişmek için hızlı hızlı hareket ediyorlar,çoğu geç kalmışlığın heyecanından ve otobüsü kaçırma korkusundan olsa gerek ellerindeki ağır bavulları çarptıkları kişilerden özür bile dilemiyorlardı.Kimi genç çiftler kalan birkaç dakikasını birbirlerine sarılmakla geçiriyorlardı.Otobüs yaklaştığı zamanda ise bir tarafta sevinç oluyor,bir tarafta hüzün.Bekleneni bekleyen yüzler gülmeye başlarken,ayrılık acısını kalbinde duymaya başlayanlar gözyaşlarına hakim olamıyorlardı.
İşte bu sevinç ve hüzün nîdalarının iç içe yaşadığı bir zamanda terminal girişinde güvenlik görevlisinin üstünü arayıp girmesine izin verdiği genç beliriverdi.İki elinde bulunan iki bavulu zor da olsa taşıyabilen genç,bir yandan da bineceği peronu arıyordu.Birkaç kişiye sorduktan sonra peronu bulmuştu.Daha bavullarını yere bırakmadan otobüsün yanaşmaya çalıştığını gördü.Yüzünde bir tebessüm belirdi.Çocukluk yılları hatırına geldi birden.Bayram zamanları köyden kasabaya bayram alışverişini yapmak için giderlerdi.Babasının elinden tutup birlikte otobüse bindiği günler aklına geldi.Paraları kısıtlı olduğu için bayramlarda ya pantolon alırlardı ya da lastik ayakkabı alırlardı.Bir keresinde bayramda alınan pantolonu hiç giymemiş diğer bayrama saklamıştı.Diğer bayramda hem yeni ayakkabısını hem de yeni pantolonunu giymişti de köydeki çocuklar ona ibretle bakmışlardı.
Muavin çocuk “bavulları alayım mı abi?” deyince kendine geldi birden.Çocuk bavulları alırken genç de annesinin saçları gibi bembeyaz otobüse binmiÅŸti.Cam kenarında ÅŸoförün tam çaprazındaki koltuÄŸuna kurulup çevresini seyir etmeye baÅŸladı.Tam arkasında oturan küçük ve sevimli kızı görünce “anlaşıldı bu seyahatte bize uyku yok”diye düşündü.Otobüs kalkmak üzereyken,kapının önünde birbirlerine sarılan bir çift gördü.BileÄŸine sardığı tülbende baktı.Köyden gelirken sevdiÄŸi kız vermiÅŸti ona.Onu hiç çıkarmıyordu bileÄŸinden.SevdiÄŸi kız komÅŸu köyden biri ile evlensen de onu unutamamıştı.Kızın da kendisini unutamadığına emindi.Otobüs yavaÅŸ yavaÅŸ hareket etmeye baÅŸlıyordu.Åžoför bir denizci edâsı ile “vira bismillah” demiÅŸti bir kere.Evine,köyüne her saniye biraz daha yaklaÅŸmanın sevinciyle yanıp tutuÅŸuyordu genç.Dile kolay tam beÅŸ sene.BeÅŸ asır gibi gelen beÅŸ sene geçmiÅŸ,okulun bitmesine bir sene kala köyden gelen mektupla evine,köyüne dönüyordu.Okyanus ötesinden geliyordu.
Çocukken annesi hep söylerdi.”Baban,senin en çok doktor olmanı isterdi oÄŸlum.”diye. “Ben de istiyorum evladım ben de.Bir ÅŸehidin doktor oÄŸlu olmanı istiyorum evladım.” demesini hiç unutamıyordu.Babasını askere gittiÄŸinden beri hiç görmemiÅŸti.Bir o deÄŸil kimse görmemiÅŸti.Hain pusuya düşürdükleri gün kanlı elbisesiyle tabutunu getirmiÅŸlerdi ÅŸehitliÄŸe.Acaba babasını vuran o kanlı eller cebinde kana bulanmış ailesinin fotoÄŸrafını görmüşlerimiydi.
Genç o çocukluk yıllarından beri babasının vasiyetini yerine getirmek için çalıştı.Parasızlık,yoksulluk onun önünde bir engel deÄŸildi.Ortaokulu ve liseyi devlet yatılı okulunda burslu olarak okumuÅŸtu.Annesini bir tek hafta sonları görebiliyordu.Bazı haftalarda bilet parası olmadığı için evine gelemiyordu.Ama bunlar çocuÄŸu yıldırmıyor,masasında duran annesinin ve babasının fotoÄŸraflarına bakarak daha azimle çalışıyordu.Lise bittiÄŸinde bu çalışmanın meyvesini yemeye baÅŸlayacaktı.Öyle de oldu.A.B.D.’de burslu olarak en seçkin üniversitenin tıp bölümünde okumaya hak kazanmıştı.Gelecek için planlar kuruyordu.Daha okulunu bitirmeden bir çok cazip teklif gelmiÅŸti ama o vatanında hatta köyünde çalışmak istiyordu.Annesinden ve yurdundan yeterince ayrı kaldığı düşüncesindeydi.Annesi seçimi kendisine bırakmıştı.O da köyünde doktorluk yapmakta seçimini kullanmıştı.Ama kararı kesin deÄŸildi.Gelen cazip teklifler aklını karıştırıyordu.
Gelirken yüzlerce defa okuduÄŸu mektubu yeniden açıp okuyordu.Mektup en iyi arkadaşından gelmiÅŸti.Giderken annesini emanet ettiÄŸi arkadaşından,arkadaÅŸtan da öte kardeÅŸinden gelmiÅŸti.EvleniyormuÅŸ. “Åžuna bak büyümüş de evlenmeye kalkıyor.Kesin aklını annem çelmiÅŸtir.”diyordu. “Bir sene sonra evlensen n’olurdu sanki.Oraya doktor olarak gelirdim.”diye düşünüyordu.Arkadaşı mektubun yanında bir kadirÅŸinaslık yapmış ve yol parasını da göndermiÅŸti.Genç,borcum olsun çalışınca ona geri öderim diyerek parayı kabul etmiÅŸti kendince. “EvleneceÄŸi kızı yazmamış,sürpriz mi yapıyor yoksa ben mi tanımıyorum”diye düşündü birden genç.Olsun gidince görürüz nasıl olsa diyordu kendince.Gidince annem de benim başımın etini yer diye kara kara düşünmeyi de ihmal etmiyordu. “Ne zaman evlenecen,ne zaman ben torunlarımı sevecem der” diye düşündü genç.Mektuplarında da yazmayı ihmal etmiyordu zaten dedi.Oysa O evlenmeyi aklından bile geçirmiyordu. Ne de olsa insan kolay kolay sevmiyor, sevdimi de kolay kolay unutamıyor.BoÅŸuna giderken sevdiÄŸinin verdiÄŸi,kırmızı tülbendi bileÄŸinden çıkarmıyordu.Gece yatağına yatacağı zaman bir taraftan annesini düşünürken kalbinin diÄŸer bir tarafı sevdiÄŸi için atıyordu.Gelecek için hayaller kurardı hep.Haftanın bir günü annesi,sevdiÄŸi ve doÄŸacak çocukları ile beraber geçirecekti.Evlenecektik,çocuklarımız olacaktı diyordu hep.Hafta sonu sevdiÄŸinin ÅŸaÅŸkın ve tebessümlü bakışları arasında çocuklarıyla ÅŸakalaÅŸacaktı.Hatta ta o zamanlarda düğünü nerde yapacağız diye kara kara düşünüyordu.Ama gelen mektuplarda yazılanlara göre upuzun bir düğün alayı komÅŸu köyden gelip sevdiÄŸini koparmışlardı taze gül dalından.Söylentilere göre giderken bile aÄŸlıyormuÅŸ.Genç bu acıyı atmak için çok uÄŸraÅŸtı. Çok üzüldü çok aÄŸladı. Gerçi annesi “oÄŸlum üzülmesin” diye bunları mektuplarında anlatmazdı ama arkadaÅŸları nasıl olsa öğrenecek,gelince bu olayları altlatmış olsun diye düşünüp anlatmayı doÄŸru bulmuÅŸlardı. Zaman her ÅŸeyin ilacı olarak geldi gence. Ama zaman hiçbir ÅŸeyi unutturamıyordu. Köye yaklaÅŸtığında “hayat bir aÄŸlatıp bir güldürüyor. ÅŸimdi gülme sırasıdır.”diye düşünüyordu. Otobüs gara gelmiÅŸti. Muavin çocuk bavulları uzatırken genç burnunda annesinin kokusunu duyuyordu. Köyde hava biraz daha soÄŸuk olur düşüncesiyle kırmızı renkli montunu giymiÅŸti üstüne. BiriktirdiÄŸi az miktarda parasıyla hem arkadaşına düğün hediyesi almıştı hem de biricik annesi üşümesin diye ona yeni giysiler almıştı. “Åžimdi bana kızar ne gereÄŸi vardır buna. Kendine alsaydın daha çok sevinirdim.”der diye düşünürken köye doÄŸru giden minibüse binmiÅŸti. “Ah canım anam beni düşündüğün kadar birazda kendini düşünsen diye” iç geçirirdi. Daha bir iki saatlik yol var deyip uykuya daldı genç. Rüyasında çoÄŸu zaman olduÄŸu gibi babasını görmüştü. Annesi ile beraber onu bekliyorlardı.
Köye geldiÄŸinde derin bir nefes çekti. “Hiç deÄŸiÅŸmemiÅŸ” diye düşündü. Elindeki ağır bavullarla yavaÅŸ yavaÅŸ yürürken ,babasıyla gezerken yaptığı bir alışkanlık olarak mezarlığa girmiÅŸti. Babası ile birlikte buradan geçerken mezarlığa girip kimsesiz veya yeni mezarlara fatiha okurlardı. Mezarlık 5 sene de baya büyümüştü. KomÅŸu köylerden de gömülen olduÄŸu için her mezarın sahibini tanımıyordu. Ama olsun diyordu. “Köşede yeni gömülmüş olan bir mezar var diyerek” oraya hareket etti. Mezar başında bir isim aradı,gözüne çarpmadı. “Kimsesiz” herhalde diye düşünüp bir fatiha okudu ve mezarı sulayarak mezarlıktan ayrılan genç köye her saniye bir adım daha yaklaÅŸtığı için daha da heyecanlanıyordu.
Genç köye vardığında evinde kimse yoktu. Evlenecek olan arkadaşının evindedir diyerek oraya yöneldi. Arkadaşı evdeydi. Uzun bir süre birbirlerine sarılarak hasret giderdikten sonra genç annesini sordu. Arkadaşı “köyün hemen dışında,gel götüreyim seni” cevabını verdi. Arkadaşı ile yola koyuldu. Köyün hemen giriÅŸinde annesini gördü. Annesini görünce gözyaÅŸlarına boÄŸuldu ve ona doÄŸru koÅŸarak hasretle sarıldı. Genç ve arkadaşı hıçkırıklara boÄŸulmuÅŸ aÄŸlıyorlardı.
Nereden bilebilirdi ki yoldan geçerken kimsesiz diye fatiha okuduğu mezarın,annesinin mezarı olduğunu..!


ANNECİĞİM
Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim.
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim.

Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
Gecenin ardında yine gece var;
Çocuklar hıçkırır anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim.

Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
Kanadın yayılmış çırpınmak için;
Bu akşam yolculuk var diyorsa için,
Beni de beraber al anneciÄŸim.

Necip Fazıl KISAKÜREK 1926
Vurulmuşum besbelli dolanmışım yar beline
Bir türkü tutturmuşum ağlamaklı hasrete
Kullanıcı avatarı
yamuk
Forum Gümüş Başı
Forum Gümüş Başı
 
Mesajlar: 437
YaÅŸ:
Kayıt: 04 Ağu 2005 7:56
Konum: Oralarda Biryerden
Teşekkür edildi: 0
Teşekkür alındı: 0 kere forum 0 Mesaj

Mesajgönderen yamuk » 12 Oca 2006 16:00

Bir gün Avrupanın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belli ki oldukça pahallıdır.

Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile o mağazaya gider. Şanslıdır, tablo halen satılmamıştır. İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve ;

" Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum. Tüm param da bu kadar " der.

Ressam bir süre düşündükten sonra, resmi paketler ve satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar ;

" Sen ne yaptın ? O resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın ? "

Adam cevap verir :

" Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim ? "
Vurulmuşum besbelli dolanmışım yar beline
Bir türkü tutturmuşum ağlamaklı hasrete
Kullanıcı avatarı
yamuk
Forum Gümüş Başı
Forum Gümüş Başı
 
Mesajlar: 437
YaÅŸ:
Kayıt: 04 Ağu 2005 7:56
Konum: Oralarda Biryerden
Teşekkür edildi: 0
Teşekkür alındı: 0 kere forum 0 Mesaj

Sonraki


Benzer Başlıklar


Dön Efsaneler ve Hikayeler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron