Zaman: 30 Tem 2014 20:10

Mitolojik Hikayeler

  
Başınıza gelmiş; duyduğunuz veya hayal ettiğiniz efsaneler, hikayeler. Hayal gücümüzü biraz zorlamaya ne dersiniz...

Moderatörler: baharyeli, SüperMod

Mitolojik Hikayeler

Mesajgönderen Maket » 16 Mar 2010 0:32

Şahmaran'ın ölümünün ardından Tahmasp, yüreği acılar içinde, günlerce dağ bayır dolanıp, Şahmaran'ın yasını tutuyormuş. Tüm bu yaşadıklarının ve Şahmaran'ı kaybetmesinin bir rüya olmasını dileyen Tahmasp, bu gerçekten kaçamamış ve sonunda bu olan bitenlerden dolayı kendini suçlu görmeye başlamış. Bu suçluluk duygusunun verdiği acıya daha fazla dayanamayan Tahmasp, Şahmaran'la karşılaştığı mağaraya gitmeye ve işlediğini düşündüğü bu ağır suçun cezasını da Şahmaran'ın halkının, yani yılanların vermesi gerektiğine karar vermiş.
Tahmasp, Şahmaran'la karşılaştığı mağaranın girişine vardığında Bilge Yılan'ın onu beklediğini görmüş. Utançtan ve acıdan morarmış yüzünü eğerek kendisini mağaranın hemen girişinde bekleyen Bilge Yılan'a bütün olan biteni ayrıntılarıyla anlatmış. Bilge yılan duyduklarını büyük bir üzüntü ile dinlemiş ve bir süre düşündükten sonra konuşmaya başlamış;
"Bak Tahmasp, sakın Şahmeran'ın öldüğünü yılanlara söyleme, bu sırrı seninle birlikte saklayalım. Eğer yılanlar Şahmaran'ın öldüğünü anlarlarsa bu insanlığın da sonu olur. Yılanları ne ben ne de sen durdurabiliriz. Mağralarından çıkıp dünyanın sonuna kadar insanlarla savaşıp dururlar."
Bilge yılan konuşmasını bitirdikten sonra yerinden ağır ağır doğrularak Tahmasp'ı mağaranın içine çekmiş. "Şimdi sen gel de diğer yılanlarla vedalaş. Sonrasını düşünürüz" demiş.


Tahmasp mağaranın girişini dolduran her renkten ve türden binlerce çeşit yılanın karşısına geçip gözyaşları içinde onlarla vedalaşmış.
Vedalaşmanın ardından Bilge Yılan Tahmasp'la birlikte mağaranın ağzına yakın bir yere kadar ilerlemiş ve orada diğer yılanların duymayacağı bir şekilde sesini alçaltarak konuşmaya başlamış; "Şahmaran senin ölmemen için kendini feda etti. O'nun bütün bilgeliği ve ruhu senin bedeninde. Sen artık bu dünyanın en bilgili adamısın. Senin de bildiğin gibi Şahmaran ölümsüzdür. Şimdi ben sana bir hediye vereceğim." Böyle konuştuktan sonra Bilge Yılan mağaranın içinden daha önce Şahmaran'a muhafızlık eden iki yılanı yanına çağırmış. Çağrılan muhafız yılanlar mağaranın alanını dolduran diğer yılanların arasından süzülerek Bilge Yılan'ın yanına kadar gelmişler. Bilge Yılan bu sefer de iki yılana dönerek konuşmaya başlamış: "Ey yılan kardeşlerim, sizler bundan sonra , Tahmasp'ın, yani bilgeliği ile insanlığa şifa dağıtacak olan Lokman Hekim'in muhafızlığını yapacaksınız." İki yılan Bilge Yılan böyle der demez bir burgu gibi dönmeye başlayıp uzun, görkemli bir asaya dönüşmüşler. Bilge Yılan asayı Lokman Hekim'e vermiş ve onunla vedalaşmış; "Şimdi git artık. Ama sakın emin oluncaya kadar da bir yerde durma. Gezdikçe bütün canlılar senle konuşacak ve sana kendi sırlarını verecek. Sen de bu bilgileri insanlara ver. Hadi yolun açık olsun" Böyle dedikten sonra Bilge Yılan mağaranın karanlık ağzına dönüp içeriye süzülmüş ve gözden kaybolmuş.
Bir süre Bilge Yılan'ın ardından bakan Lokman Hekim gözlerinden akan yaşları silerek kendini yollara vurmuş.

Geçtiği yerlerde bitkiler, çiçekler, ağaçlar ona sesleniyormuş. Hepsi sanki kendi sırrını vermek için birbirleriyle yarışıyormuş. Lokman Hekim bu durum karşısında şaşkına dönmüş önceleri ama sonra yavaş yavaş alışmış ve tek tek not almaya başlamış bitkilerin sırlarını.
Zamanla bütün otların ve çiçeklerin dillerini öğrenmeye başlamış Lokman Hekim. Çiçekler ve otlar hangi hastalığa iyi geleceklerini söylemişler ona, o da bilgilerini bütün insanlığa aktarmak için gezgin olup tüm dünyayı dolaşmaya başlamış. Geçtiği yerlerde adı dilden dile dolaşmaya başlamış. Lokman Hekim yıllarca hiç durmadan gezmiş, öğrenmiş, öğrendiklerini de insanlara sunmuş ve sonunda tekrar kutsal Mezopotamya'ya dönmüş.
Lokman Hekim, bir gün geçtiği köylerden birinde büyük bir kalabalıkla karşılaşmış. Kızgınlıkla bağırıp çağıran kalabalığın hamile genç bir kızı taşladıklarını görmüş. Gördüklerinden dehşete kapılan Lokman Hekim hemen kendini kalabalığın önüne atıp kızın başucuna dikilmiş ve siper etmiş kendini atılan taşlara. Kalabalık aniden önlerine çıkıp attıkları taşlara engel olmaya çalışan yabancının bu hareketi karşısında bir an duraksamış. Lokman Hekim fırsattan istifade ederek hışımla çıkışmış kalabalığa; "Bu ne vahşettir! İnsan, hele ki iki can taşıyan hamile bir kadın taşlanır mı hiç. Siz de hiç mi vicdan ve insanlık kalmadı?" Kalabalığın arasından elinde tuttuğu taşı sinirle sıkan yaşlıca bir adam öne doğru çıkmış ve Lokman Hekim'e cevap vermiş: "Ben kızın babasıyım. Sen kimsin yabancı? Neden bizim işimize karışırsın?"


Lokman Hekim cevap vermeden önce kalabalığı gözleriyle şöyle bir süzmüş. Sesini herkese gidebilecek kadar yükselterek: "Ben Lokman Hekim'im." demiş
Köylüler şimdiye kadar adını duydukları ama kendisini hiç görmedikleri bu ünlü hekimi karşılarında görünce şaşkınlıkları daha bir artmış. Lokman Hekim, kızın babasına dönerek, kızgın bir şekilde sormuş: "Söyle bana ey zalim, ölümü hakkedecek ne yaptı bu biçare kadın?"
Kızın babası şaşkın ve korkmuş bir şekilde cevap vermiş; " Gördüğün gibi kızım hamile. Ama evli değil, bu çocuğu kimden ve nasıl yaptığını bilmiyoruz. Yaptığı bu kötü iş yüzünden benim ve ailemin namusunu kirletti ve boynumuzu büktü. Biz de onu böyle cezalandırmaya karar verdik"
Lokman Hekim yerde kanlar içinde yatan kızcağıza bakmış. İçi acımış. Sonra da kalabalığa dönüp hiddetle bağırmış. "Bana biraz zaman verin size bu kadının suçsuz olduğunu kanıtlayayım" böyle dedikten sonra Lokman Hekim kızın yanına gidip onu yerden kaldırmış. Sırtında taşıdığı bohçasından cam bir şişe çıkarıp içindeki şuruptan kızın dudaklarının arasından birkaç damla yuvarlayıvermiş. Kızcağızın damlaları yutmasıyla ağzından kocaman bir yılanın süzülüp dışarı çıkması bir olmuş. İnsanlar bütün bu olanlar karşısında korkudan ve şaşkınlıktan dillerini yutmuşlar, tek kelime edememişler. Hepsi de utançlarından başlarını öne eğmiş. Lokman Hekim kızgınlıkla devam etmiş konuşmasına. "Büyük bir ihtimalle bu kızcağız, bir dere kenarından su içerken yavru bir yılan kaçmış ağzına. Midesinde büyümüş ve siz de bu durumu böyle yanlış anlamışsınız.


Kim bilir kaç günahsızın daha böyle suçsuz yere günahına girdiniz?" Lokman Hekim konuştukça öfkesi artıyormuş, öfkesi arttıkça da gözleri kan çanağına dönüyormuş. Konuşmasını bitirdikten sonra kızcağızı bırakıp hışımla köylülerin arasından uzaklaşıp gitmiş. Tekrar yollara düşmüş Lokman Hekim. Az gitmiş, uz gitmiş Çukurova'nın bereketli topraklarına varmış. Bereketli topraklardan fışkıran doğanın binbir yeşilini görünce buraya yerleşip yaşamaya karar vermiş Lokman Hekim. Seyhan ile Ceyhan Nehri arasındaki Misis'e yerleşmiş ve burada şifa dağıtmaya devam etmiş. Lokman Hekim'in dağıttığı şifalar sayesinde, sağlıklı, mutlu, hastalıktan uzak bir şekilde yaşayan Misis halkı, gel zaman git zaman sonra bu sefer de ölümden korkmaya başlamış. Hep birlikte Lokman Hekim'e gidip ölüme de çare bulması için yalvarıp yakarmışlar. Lokman hekim her ne kadar "Benden çok zor bir şey istiyorsunuz. Dünya kurulduğundan beri ölüme kim çare bulabilmiş ki ben bulayım?" dese de insanlara dinletememiş. İnsanların ısrarlarına, ağlayıp sızlamalarına dayanamayıp bu iş için çalışacağına söz vermiş ve bereketli Çukurova dağlarında ve ovalarında dolaşmaya başlamış. Günler, haftalar, aylarca dolaşmış ölümsüzlük ilacını bulabilmek için. Sonunda yorgun düşüp bir ağacın altına oturup uyuyuvermiş. Uykusunun en tatlı yerinde bir ses uyandırmış Lokman Hekim'i. Gözlerini kırpmış, etrafını dinlemeye başlamış. Duyduğu sesin hayal mi gerçek mi olduğunu anlamaya çalışırken yeniden duymuş o sesi. Ses uyuya kaldığı ağacın arkasından geliyormuş. Kulağını vermiş sese, anlamaya çalışmış ne söylediğini.


Şöyle diyormuş rüzgarın getirdiği ses; "Bunca zamandır arayıp bulamadığın ilaç benim. Ben ölümün sırrını çözenim. Bendedir o büyük sırrın çözümü. Benle birlikte yeryüzünde insana ve hayvana ölüm olmayacak" Lokman Hekim'in kalbi heyecandan fırlayacak gibi olmuş. Hemen sesin geldiği yere koşmuş ve otu bulmuş. Ot ona ilacı nasıl yapacağını iyice tarif etmiş. Lokman Hekim'de otun anlattıklarını can kulağıyla dinlemiş. Bütün anlatılanları kendi şifa defterine yazmış. Ve otu koparıp yola düşmüş.
Misis'e gelince altında kadim Ceyhan'ın ağır ağır aktığı köprünün üzerinde durmuş bir süre. Bu sırada Tanrı da bütün olan biteni izliyormuş gökyüzündeki eşsiz mekanında. Hemen yardımcısı Cebrail'i çağırmış huzuruna. "Yetiş Cebrail, Lokman ölümsüzlüğün sırrını insanlara götürüyor. Eğer onu durdurmazsam insanlığın hali hiç de iyi olmaz. Hemen git ve onu durdur." diye buyurmuş. Bunun üzerine Cebrail derhal dünyaya gelmiş ve Pir-i Fanî kılığında köprünün üzerinde duran Lokman Hekim'in karşısına çıkıvermiş. Lokman'a selam verdikten sonra elinde tuttuğu notlara bir bakmak istemiş hemen. Lokman Hekim kitabı vermek istememiş ama Cebrail el çabukluğuyla kitabı ve otu Lokman Hekim'in elinden kaptığı gibi Ceyhan'ın sularına atıvermiş. Lokman Hekim de hemen suya atlayıp defteri kurtarmaya çalışmış ama nafile. Uzun uğraşlar sonucu defterinden sadece bir yaprağı bulabilmiş bir mısır tarlasının kenarında.
Derler ki bugünkü Tıp biliminin temeli işte o tek sayfa ile atılmış da, ta bugüne kadar gelmiş. Lokman'a asa olan iki yılan da Tıp bilimin simgesi olmuş
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Re: Mitolojik Hikayeler

Mesajgönderen Maket » 16 Mar 2010 0:33

Nuhun Gemisinin Çözülemeyen Esrarı

VE GEMİ BİR DAĞ'A OTURDU

Tekvin bölümünün 6. bab'ında başlayan tufan olayı, 9. bab'a kadar sürer.
Nuh, tanrının buyruğuyla ve onun verdiği ölçülere göre kocaman bir gemi
yapar, içine en yakınları ile birlikte bütün öbür yaratıklardan dişili, erkekli
birer çift alır ve sabırla bekler.

"... ve üzerinde kırk gün tufan oldu ve sular çoğalıp gemiyi kaldırdı
ve (gemi) yerden kalktı, suların yüzü üstünde yürüdü. Yer yüzünde
sular pek çok yükseldiler ve bütün gökler altında olan yüksek
dağlar örtüldüler. Sular onbeş arşın daha yükseldiler ve yer
yüzünde hareket eden, sürünen her şeyle insan da öldü, her şey
silindi ve yalnız Nuh ve kendisiyle beraber gemide olanlar kaldılar
ve yüz elli gün sular yer üzerinde yükseldiler."

Ama her şeye karşılık, Tanrı, Nuh'a verdiği sözü anımsayacak, yeryüzünden
rüzgarını geçirecek ve sular giderek alçalacaktır. Süre, tam yüzelli gündür;
Nuh'un gemisi "yedinci ayda, ayın onyedinci gününde Ararat (Ağrı)
dağları üzerine" oturacaktır.
Nuh da tıpkı Sümer bilgesi Utnapiştim
gibi karayı bulmak amacıyla önce
kuzgunu, sonra da güvercini
göndermiştir. Gidenler, ayak basacak
bir toprak parçası bulamadıklarından
geri dönerler.
"... ve diğer yedi gün daha bekledi
ve (Nuh) güvercini tekrar gönderdi
ve akşam vakti güvercin onun
yanına girdi ve işte, ağzında yeni koparılmış zeytin yaprağı vardı ve
Nuh suların yeryüzünden çekilmiş olduklarını bildi."

Kutsal kitapların anlattığına göre; Nuh'un gemisi bu günkü Ağrı dağının sular
altında kalmış olan tepesine oturmuştu. Bundan da tufan nedeniyle bütün
dünyayı sellerin basmış olduğu anlaşılıyordu. İnsanların tümü yok olmuş,
geride Nuh oğullarıyla kızları kalmıştı. Bu sonucu birçok ilkel efsane de
destekliyor. Özellikle Berossos adlı Babilli bir rahip, M.Ö. 300 yılında
yazdığı bir kitapta bu sel felaketinden söz etmekteydi.

Rahip Berossos'un hikayesi pek doğrulanmamıştır, ama Sümer bilgesi
Utnapiştim'in başına gelen tufan olayının doğruluğu, yapılan kazılar sonucu
kanıtlanmıştır. 1929 yılında Ur kentinde kazılar yapan Sir Wooley, kırk beş
metre derinliğe indiğinde ansızın tertemiz bir toprak parçasına rastalmıştı.
Bunun hemen yukarsında katışıksız Sümer uygarlığı başlıyordu. İki metre
kırk santim kalınlığındaki tabakanın altında da karışık bir kültürün kalıntıları
vardı. Çamurun türü bunun tatlı suyun taşımış olduğunu gösteriyordu. Nehrin
her zamanki olağan taşkınları bu kadar çamur bırakmazdı.Çamurları taşıyan
selin o bölgenin tarihinde daha önce görülmemiş bir felaket derecesinde
olduğu açık seçiktir. Konumuzla ilgili efsaneler günümüze dek gelmeseydi,
yine de bu kanıtlardan o bölgenin bir sel felaketine uğramış olduğu
anlaşılırdı.

Tufanın İ.Ö. 4250'de olduğu sanılıyor. Bu tarih, hem çamur tabakalarının
kalınlığından, hem de yörede tufandan sonra yaşamaya devam ettikleri
bilinen krallıkların sırasının hesaplanmasından çıkarılmaktadır.

Nuh'un gemisinin Ağrı dağı üzerinde olduğundan ilk söz eden kişi,
Hollandalı gezgin Jan Struys'tur. 1684 yılında yayınladığı kitabında
geminin Ağrı dağına oturmuş bir resmi de vardır. Jan Struys, 1670 yıllarında
Anadolu'ya gelmiş, Ağrı dağı eteklerinde inziva da yaşayan bir keşişle
görüşmüştü; keşiş, kendi anlattığına göre, gemiye girmiş ve hatta
omurgasından da bir parça koparmıştı. Bu tahtadan yaptığı haç, şimdi Jan
Struys'daydı. İkiyüz yıl sonra, 1876'da İngiliz devlet adamı LordByrce,
Ağrı'ya tırmanıyor ve 4 bin metre yukarlarda o da bir tahta parçası
buluyordu. 1883 yılında, bu kez Türk yetkililer geminin Ağrı dağı üzerinde
keşfedildiğini açıkladılar. 10 Ağustos 1883 tarihli Chicago Tribune
gazetesi, olayı okurlarına şöyle aktarmıştı;

"İstanbul'da yayınlanan bir gazete, Nuh'un gemisinin keşfedildiğini
ilan ediyor. Anlaşıldığına göre, bazı Türk hükümet görevlileri, Ağrı
dağı üzerindeki toprak kayması durumunu araştırmak üzere
görevlendirildiler. Ansızın, ucu bir buzuldan çıkmış son derece
koyu renkli bir tahtadan yapılma dev boyutlu bir yapıya rastladılar.

"Görevliler bölgede yaşayanlar arasında soruşturma yaptılar. Yerel
halkın bu yapıyı altı yıldan beri gördüklerini fakat üst
pencerelerinden dışarıya bakan korkunç yüzlü bir hayaletten
sözedilmesi nedeniyle yaklaşmaya kortuklarını öğrendiler. Yapının
Ağrı dağındaki dar vadilerden birine sıkışıp kalmış olmasından
ötürü, bulunduğu yere ulaşmak gerçekten zordu. Bunu güç de
olsa başardılar sonunda. Yapının kenarından bir delik açarak
içeriye girdiler.

"Yapının yaklaşık 4.5 metre yüksekliğide bölümlere ayrıldığını
gördüler. Diğerleri buzla kaplandığından bu bölmelerden yalnızca
üçüne girebildiler. Geminin buzul içersinde ne kadar uzun
olduğunu saptayamadılar. Ancak ortaya çıkarılması halinde, eğer
(kutsal kitabın Tekvin bölümünde belirtildiği üzere) 300 kübit
uzunluğunda olduğu belirlenirse, Nuh'un gemisinin varolduğuna
inanmayanlar zor durumda kalacaklardır."

Ağrı dağı Türkiye'nin doğusunda, Ermenistan ve İran sınırına çok yakın ve
bu yörenin en yüksek dağıdır. Ağrı dağı yüceliği ve türlü özelliklerinin yanı
sıra, insanoğlunun geçmişi ile ilgili en büyük sırlarından birini de
doruklarında taşıdığına inanılan kutsal bir dağdır. İlk yazılı anlatımlardan
bu yana Nuh'un gemisinin tufan sonrasında bu dağın tepesinden
karaya oturduğu sanılıyor.

Peki, bu gerçek ortaya çıkar ya da hikayelerle efsanelerin doğrulukları
kanıtlanırsa, ne olacaktır? Bir bilimsel kanıtlanma da kutsal kitapların ta
başlarındaki "yaradılış" bölümüne kadar şiir ya da efsane olmayıp, tarihsel
gerçeklerden kurulu olduğu anlaşılacaktır elbette.

Günümüzde yaşayan insanların bir buçuk milyardan fazlası (Yahudi'si,
Hıristiyan'ı ve Müslüman'ı) Nuh ve gemisi hikayesini çok iyi bilmektedir.
Kuşkuculara göre, hikaye, İncil'de anlatıldığı biçimiyle bir efsaneden öte bir
şey değildir. Kimilerine göre de kutsal kitapları kanıtlamaya kalkmak, bir
"küstahlık"tır. Ama tarihçilerle arkeologlara bunlar vız gelmişlerdir ve hemen
her gün kutsal kitapların tarihsel "veche"sine ışık tutan yeni bulgulara
gidilmektedir. Yaradılış bölümü bize dünyanın o dönemler için başkenti
sayılabilecek kentte (Babil'de) bir kulenin kurulduğundan söz etmektedir.
Arkeologlar uzun süreler bu kulenin kalıntılarını arayıp durdular ve sonunda
da buldular ya da bulduklarına inandılar. Mezopotamya vadisinde, eski
Babil kenti yakınlarında Zigurat biçiminde çok yüksek bir kulenin
kalıntılarına rastlandı. Kutsal kitaplar, uzun süre bilimsel biçimde
kanıtlanamayan bir imparatorluğun varlığından söz eder. Bunun gün ışığına
çıkarmasını Hugo Winkler'e borçluyuz. Winkler, 1908 yılında Anadolumuzun
ortalarında çeşitli tabletler bulmuş, bunlar aracılığında Hitit imparatorluğunun
varlığı bilinebilmiştir. Şaşırtıcıdır; Yaradılış bölümü bu imparatorluğu uzun
uzadıya konu ediniyordu. Bilim, nice sonra bu olguyu onaylamıştır.

Kutsal kitaplar ayrıca İbrahim peygamberin nasıl Yahudiler'in atası
olduğunun hikayesini de aktarır bize. İbrahim peygamber, anlatılanlara göre
M.Ö. 2000 yılında, Sümerlilerin Ur kentinde doğmuştur. Kenan eli'ne geçişi
ise, çok daha sonradır. Burada arkeologlar tıpkı kutsal kitapların dediği gibi,
uzun bir uygarlığın yaşamış olduğunu ortaya çıkarmışlardır. İbrahim
peygamberin mezarı bugün Hebron'dadır ve hikayesi kutsal kitaplarda
anlatıldığı türden kelimesi kelimesine doğrudur.
Yirmibeş yılı aşkın bir süredir Ortadoğu'da çalışan arkeologların önde
gelenlerinde doktor Philip Hammond, konu üzerinde şunları
söylemektedir:

"Arkeolojini işi ve amacı, kuşkusuz, kutsal kitapları kanıtlamak
değildir. Ama buna karşılık, Ortadoğu'daki çalışmalar başladığından
bu yana ortaya çıkarılan birçok buluntular, kutsal kitaplarda
anlatılanları bilimsel olarak destekler görünmektedir. Birkaç yıl önce
Hebron'da bulunan, gerçekten de o yöre ,de kutsal kitapların
anlattıkları gibi bir uygarlığın yaşamış olduğuna işaret etmiş ve
tanımlanan yerde kent surları da bulunmuştur. Tarihi de, kutsal
kitaplardaki tarihe uymaktadır.

"Yıllar yılı, arkeologlar, Ortadoğu'da toprağın en alt tabakalarına
indikçe kutsal kitapları destekleyen yeni bulgularla karşılaşmışlardır.
Birçok eski kent buluntuları ele geçmiştir. Bunlar nicedir yalnız
kutsal kitaplarda anlatılmaktadır ve gerçek olup olmadıkları
kuşkuyla karşılanmaktaydı. Hepsi de bizim inanç ve geçmişimizin
yansımalarıdır şimdi."

Buradan çıkan şudur; Kutsal kitapların Yaradılış bölümü dikkate değer
tarihsel bir belgedir. Nuh'un hikayesi de yine bu Yaradılış bölümündedir.

Fakat aynı noktada şu sorulara da cevap aranmamalı mıdır?

Kutsal kitapların anlattığı Nuh ve gemisi doğru mudur? Onca zaman sular
üzerinde kalıp yüzebilecek bir gemi yapımı, gerçekten mümkün müdür?
Sonra o kadar sayıdaki hayvanı alabilecek büyüklükte bir gemi
yapılabilir mi?
Dünyamız, tümüyle suların altında kalmış mıdır?
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Re: Mitolojik Hikayeler

Mesajgönderen Maket » 16 Mar 2010 0:36

Resim
Kraliçe Nefertiti'nin Gizemi

Dünyanın en eski ve aşılamayan değerdeki şahseri olan nefertiti büstü hem tarihi değeri hemde taşıdığı anlamlar dolayısıyla çok önemlidir.M.ö.1350 yıllarında yaşamış olan firavun Amenofis 4.Akhenaton'un karısı olan nefertiti çok güzel,akıllı,bilgiliydi aynı zamanda azimli ve gururluydu kocasını çok seviyor karşılığını da görüyordu fakat kraliçe mutlu değildi gizli bir derdi,elemi vardı.
İşte bütün bu özellikleri pembe granitten yapılan büstüne yansıtılmıştır bu büstü yapan meçhul heykeltraş kraliçenin iç duygularını,gizli dertlerini en yalın şekilde ve gerçekten sapmadan taşa yansıtma marifetini göstermiştir.

Peki nefertitinin özelliği ve önemi nedir? daha doğrusu gizemi nedir? niye mutlu değildir?.
Bu bilgili ve zeki aynı zamanda güzel kadının hayatı bugün tam olmasa da genel hatlarıyla aydınlanmıştır nefertiti bir subay kızıdır yani hanedan mensubu bir soylu değildi kocası ile yeni olan ''aton'' dinini yaymaya çalışmıştır bu dinin esası birçok tanrı yerine yanlız güneş tanrısına tapmaktır.Ama öteki ilahlara tapan rahipler onun bu sapkınlıktan dolayı ceza göreceğini söylediler düştüğü üzücü durumu da bu cezanın gerçekleşmesi olarak gördüler düştüğü üzücü durum ise 6 kız çocuk doğurduğu halde taht varisi olacak bir erkek çocuk doğuramayışıydı mutsuzluğunun gerçek sebebi buydu.

Bu konuda zamanın kaynakları aton dinini getirdikleri için ilahların onlara ceza verip erkek çocuğu vermediğini firavunun da ilahları simgeleyen putları yıktırıp hepsinin yerine aton kültürünü getirdiğini belirtirler yani ilahların verdiği cezaya isyan eden firavun onların varlıklarını da reddediyor sonuçta nefertiti ye verilen ceza onu çok derin bir üzüntüye ve mutsuzluğa sevk etmiştir.

Nefertitini yaşadığı devirden yaklaşık 3000 yıl sonra rönesans çağında modelinin eserine en iyi yansımasını sağlayan leonardo da vinci ''la jaconde'' adlı eserinde nefertiti büstünde olan ifadeye yakınbir ifadeye ulaşmıştır ama bu eser bir tablo olduğu için heykelden daha kolay ifade edilmektedir hem la joconde(mona lisa)hem de nefertiti de aynı esrarengiz tebessüm ve yüzdeki mahzun,elemli ifadeler göze çarpar ama nefertiti hem zaman hemde heykel olması açısından daha üstündür.

Bir kraliçenin yaşadızı ızdırap ve sahip olduğu gizli dertlerin bir sanat eserine ustalıkla yansıtılmasıyla oluşan nefertiti olayı hafızalarda soru işaretleri hem derin düşünceler bırakıyor ve bu efsanevi hikaye gizemini koruyarak bin yıllar öncesini bizlere anımsatıyor demekki insanın kendi içinde yaşadığı dertler ve onun dışa yansıması insan hayatındaki sırlardan biri ve bu örnekle de somutlaşıyor...bugün daha önce kahireden berline getirilen nefertiti büstü hala zamana karşı direnmekte ve özelliklerini korumaktadır.
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Re: Mitolojik Hikayeler

Mesajgönderen Maket » 16 Mar 2010 0:36

Artemis ve Büyük Aşkı Orion

Artemis günün birinde uzun boylu iri yapılı fakat çok yakışıklı bir avcı olan Orion'u görerek ona aşık oldu. Öyleki bir zamanlar kendi kendine aldığı evlenmeme kararını bile unutup bu yakışıklı avcı ile evlenmek istedi. Fakat Apollon kızkardeşinin bu dev cüsseli mahlukla evlenmesini uygun bulmuyordu. Kız kardeşini vaz geçirmek iin çok uğraştı ancak Artemis onu dinlemedi. Kardeşinin Orion'a duyduğu sevginin ne kadar büyük olduğunu görüncede bunu kıskanmaya başladı. Ne söylerse söylesin kardeşi Artemis'I vaz geçiremeyeceğini anlayınca hileye başvurarak Orion'u ortadan kaldırmaya karar verdi.


Birgün Orion denize girmiş yüzüyordu. Kıyıdan okadar uzaklaşmıştı ki, başı kara küçük bir nokta gibi görünüyordu. Apollon kızkardeşini yanına çağırdı, uzaktan görünen kara noktayı ona göstererek "Oraya kadar okunu gönderebilirmisin" dedi. Artemis heyecanla yayını hazırlarken o kara noktanın sevdiği erkeğin kafası olabileceğinin nerden bilecekti ki. Yayını çekti ve ok fırladı. Çok iyi nişancı olan Artemis'in oku tam hedefi vurmuştu ve Artemis bilmeden sevdiği erkeği başından vurmuştu. Bu ölüm onu çok üzdü günlerce bulutların ardına gizlendi gök yüzünde dolaşmaz geceleri yeryüzünü aydınlatmaz oldu. Sonunda bir gün babasının yanına giderek ondan Orion'u bir takım yılz olarak gök yüzüne çıkarmasını istedi. Zeus ta kızının bu arzusunu yerine getirdi.
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar



Benzer Başlıklar

*** Hikâyeler ***
Forum: Efsaneler ve Hikayeler
Yazar: Mehmet Akgül
Cevaplar: 1
Kısa kısa hikayeler
Forum: Efsaneler ve Hikayeler
Yazar: JaReyeS
Cevaplar: 0
İlginç Gerçek Hikayeler
Forum: Efsaneler ve Hikayeler
Yazar: Maket
Cevaplar: 1
Hikayeler
Forum: Efsaneler ve Hikayeler
Yazar: serdaris
Cevaplar: 26
Dini Hikayeler:Öyküler
Forum: Efsaneler ve Hikayeler
Yazar: melekyildiz
Cevaplar: 21

Dön Efsaneler ve Hikayeler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Bing [Bot] ve 2 misafir