Zaman: 28 Ağu 2014 0:13

Alev Alatlı

  
Sohbet veya Yazacağınız mesaj hiç bir konuya uymuyormu ¿ O halde burası sizin yeriniz.

Moderatörler: baharyeli, SüperMod

Alev Alatlı

Mesajgönderen maialmila » 19 Kas 2010 1:44

Alev Alatlı (1944 - .... )
Resim
1944’de, İzmir'de dünyaya geldi. Ankara'da başladığı ilkokulu, babasının mesleği dolayısıyla ülkenin muhtelif okullarında tamamladı. Ortaokuldan sonra da babasının ateşemiliter olarak Tokyoya gönderilmesi Alev Alatlı'nın da Tokyo macerasını başlattı. Lise'yi Amerikan Kolejinde bitirdi. Daha sonra Türkiye'ye döndüler ve Alatlı üniversiteyi de Ortadoğu Teknik Üniversitesi Ekonomi-İstatistik bölümüne girdi.

Üniversite'yi bitirdikten sonra yüksek lisans yapmak üzere Amerika'ya gitti.
Daha sonra doktorasını Felsefe üzerine verdi.
Alatlı bu dönemde ilgi duymaya başladığı Düşünce Tarihi ve İlahiyat üzerine Türkiye'ye döndüğünde 5 yıl araştırmalar yaptı.
Bu dönemde İstanbul Üniversitesi ve DPT'de görev aldı. Daha sonra Universty of California, Berkeley'in Türkiye'de yürüttüğü bir psiko-dilbilim projesinin İstanbul ayağını üstlendi.
Cumhuriyet Gazetesi ile ortak "Bizim English" isimli, Türkçe temelli bir İngilizce öğretim dergisi çıkardı. YAZKO yazarlar kooperatifinde görev aldı. 1984 yılında hep yapmak istediği bir işi yapmak için eve çekildi ve yazmaya başladı.

Basılan ilk romanı "Yaseminler Tüter mi Hala?" Ocak, 1985’de çıktı. "Yaseminler Türer mi Hala?" Eleni olarak doğan, Naciye’ye dönüşen, Türk kocasına dört çocuk doğurduktan sonra Eski Hisar göçmeni bir Anadolu Rum’u ile evlenen bir kadının sahiciye yakın hikayesidir.

İkinci kitabı, "İşkenceci" bir yıl sonra geldi, 1986. Burada da "şiddet"i ve şiddetin türevi "işkence"yi irdeledi - Türkiye toplumunun şiddete yatkınlığına işaret etti.

Yazar bu eserden sonra Türkiye Psikoloji de denilebilecek eserler meydana getirmeye başladı.

Bu bağlamda "Or'de kimse varmı?" adlı dört ciltlik kitabını yayımladı. Yazar bu kitap hakkında şunları söylüyor:
"Or’da kimse var mı? Benim sorduğum bir soruydu. Bu düşündüklerimi sadece ben mi düşünüyorum diye bir soru. Gördük ki, hayır, kitap 1992’de basıldı, o zamandan beri her yıl sessiz sedasız yeni bir baskı yapıyor. Or’da ne çok insan varmış, meğer!
Dörtlü, 1970-1990 arası Türk ruhunun cenklerini anlatır - sosyalizmle, sosyal demokrasiyle, ülkücülükle, İslamiyetle, Kürtçülükle cenklerini. Bu arada da trajik bir kadın, Günay Rodoplu, kimselere dert anlatamadan ömrünü tamamlar. Dert anlatamadan, çünkü Günay Rodoplu, hiç farkında değildir ama "fuzzy"dir. "Fuzzy" yani çokdeğişkenli mantık, yani, yeni fizik, yani kaos teorisi, Kelebek Etkisi. "Hem solcuyum hem de sağcı" dediği için dışlanmış, ne Şiran’a ne de Selahattin’e yar olamamıştır, mesela. Zamanın toplumu "Holistic" ya da "bütüncül" düşünceden çok uzaktır onun için kadına kıyarlar."

Yazarın son kitabı iki ciltlik "Schrödinger’in Kedisi".
Kitap "2035 Türkiye’sine dair, fütüristik bir bilim kurgu değil, bilimi temel alan kurgu" olarak değerlendiriliyor yazar tarafından. Dinden, eğitime, ekonomiden, aile yaşamına kadar, bilimdeki yeni gelişmeler ışığı altında ülkemize neler olabileceğini anlatıyor kitap.

*
kimkimdir.gen.tr

Artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. .. Yol bir metafora dönüşüyor. Sonunda bir söz yankılanıyor içimde.
“Amor fati: Kaderi sev!''..YAZGINLA KENDİN OL..!
Kullanıcı avatarı
maialmila
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 1329
Yaş: 40
Kayıt: 13 Eyl 2010 5:50
Konum: Antalya
Teşekkür edildi: 91
Teşekkür alındı: 67 kere forum 62 Mesajlar

Re: Alev Alatlı

Mesajgönderen maialmila » 19 Kas 2010 1:55

Düşüncelerimin Işığı: "Alev Alatlı"
*
Yazar Cansu Demirci
*
Türk toplumunu, Türk toplumunun siyasetini, yaşanmışlılarını ve yaşanması muhtemel olan olaylarını, büyük bir duyarlılıkla, içtenlikle, sınırları çok uzaklarda olan bilgi birikimiyle ve vakur duruşuyla zihinlerimize kazıyan Türkiye’nin en önemli entelektüellerindendir.

Aslında, günümüzde kalemi eline alan her kişiye entelektüel denildiği düşünülürse Alev Alatlı’ya daha farklı bir sıfat bulmak gerekir sanırım.
Telefon ile aramaya karar verdim. Bunun ne denli bir heyecan olduğunu anlatmak zor. Ne kadar heyecanlansam da sonun da aradım. Telefonu herkesten farklı olarak ‘Buyurun Efendim’ diye açan o ses benim bir yıldır kitaplarını okuyarak sohbet ettiğim üstadındı. Benim heyecanıma karşılık onun beni sakinleştirme çabaları boşa gitmedi. Heyecanı azalttıktan sonra biraz daha konuşarak telefonu kapattım.

Telefonu kapatmam demek benim Alev Alatlı’nın kitaplarını da kapatmam anlamına gelmeyecek. Çünkü onun iç dünyasını anlamak için defalarca, hakkını vererek okumak gerekir.

Onun yazmış olduğu her şey çözülmeyi bekleyen bir sır gibidir. Eğer tam kavrayamazsak ne demek istediğini anlayamayız.
Resim
Alev Alatlı, ‘Parmağıma değil, gösterdiğime bakın’ der bir kitabının başında.

Bunu yapabilmek için de yapıtlarını belirli zaman dilimlerinde tekrar tekrar okumalıyız ve çok iyi kavramalıyız onu.
Sayın İsmail Yiğit’in deyimiyle ‘Alev Alatlı'yı okudukça ülkenize ve dünyaya dair ne kadar şeyi yanlış bildiğinizi öğreniyorsunuz.
Dünyayı bilmeyen, dünyanın maskarası olur diyor ya Alatlı, işte onu okudukça maskara olmaktan kurtuluyorsunuz. Bir okul yazar çünkü.’

İlk okunmaya başlandığında çok ağır olduğunu söyleyenler, bu yaşta başlanmaması gerektiğini söyleyenler, onu beğenmeyenler çıkacaktır karşımıza; ama bence bunlara hiç kulak asmamalı ve içselleştirmeye çalışmalıyız.
Zaten bu tür yorumları yapan insanlar muhtemelen hiç Alev Alatlı okumamış ya da üstünkörü okumuş kişilerdir.
Kitapların ‘ağır’(?) olmasının sebebi; çok sayıda yeni terimin görülmesi ve biraz önce de bahsettiğim gibi, Alev Alatlı’nın çözülmeyi bekleyen bir sır olmasıdır.
O sır çözülmeye çalışıldığı zaman gerçekten bir çabanın ürünleri olduğunu görüyoruz. İnanın bu gerçekten yaşanılacak en güzel olaylardan biri. Niye Alev Alatlı diye sorulduğunda da vereceğim cevap aynen böyle oluyor.
Bu duyguyu yaşamak, artık düşüncelerimin yeni yeni oluşmaya başladığı bir dönemde bir ışıkla karşılaşmak ve o ışığın gözleri kör etmeden ışığa alışıp yolumu aydınlatmak. İşte bunun için Alev Alatlı.

Kısacası; yapıtları onu tanımayan kişilerce ne tür eleştirilerle karşılaşırsa karşılaşsın, ne kadar anlaşılmaz gelirse gelsin, arada bir ara vermeyi denesek bile yapıtlarını tekrar tekrar okumaya, kavramaya çalışmak gerek. Çünkü bir kitap insana sadece vakit geçirmek için araç olmamalıdır

Cemil Meriç’in de deyimiyle ‘Kahramanlar, rüyalarımızda yaşadıkları ölçüde enteresandırlar. İç ve dış dünyamıza ışık serpmeyen kitaptan bize ne?’
Metnin son cümlelerini üstada bırakarak bitirmek istiyorum.

:gul:
"İnanan insanlar daha uzun yaşarlar, inanan uluslar yaşayakalırlar.
Sakin olmakta fayda vardır, dinlemeyi mümkün kılar.
Felaketlere takılıp kalmayın ve asla vazgeçmeyin öğrenmekten." (Alev Alatlı, Rüyâ)
:gul:
onarimcilar.net

Artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. .. Yol bir metafora dönüşüyor. Sonunda bir söz yankılanıyor içimde.
“Amor fati: Kaderi sev!''..YAZGINLA KENDİN OL..!
Kullanıcı avatarı
maialmila
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 1329
Yaş: 40
Kayıt: 13 Eyl 2010 5:50
Konum: Antalya
Teşekkür edildi: 91
Teşekkür alındı: 67 kere forum 62 Mesajlar

Re: Alev Alatlı

Mesajgönderen maialmila » 19 Kas 2010 2:00

Hadi Baştan Alalım!

“Düşünce”nin büyüsüne kapılmadan, gücünü abartmadan, ilk kez içselleştiriyormuşçasına geriye çekilip, nasıl bir süreç olduğunu, korkmadan ve üşenmeden irdelemeye var mısınız?

Varım diyorsanız, hadi, baştan alalım!..

Alev Alatlı, “Ağlanmayı kesip, baştan başlamanın zamanıdır” diyerek önümüzdeki günlerde TRT ekranlarından bizleri sarsmaya devam edecek.
Resim


Alatlı, ‘beyaz cam’a hazırlana dursun, şimdiden programı ile aynı isimli eseri “Hadi, Baştan Alalım! Aklın Yolu da Bir Değildir...” kitapçı raflarındaki yerini aldı bile...

Klasik Batı düşüncesinin siyah-beyaz kurallara boğulmuş dünyasında “Mantık” denilen bilimin bir “Batılı”sı, bir de “Doğulu”su olduğunu öğrenseniz, üstüne üstlük Batı mantığında ısrar eden bilim adamlarının yanlış yaptıklarını öğrenseniz, siz ne yapardınız?

Alev Alatlı “Ben bayıldım!” diyor ve ekliyor; “Çünkü, sahici dünyada “mantıklı düşünce” diye bir şey varsa, “o” mantıken iyi ihtimalle fuzzy, saçaklı mantıktır. Saçaklı mantık ise Batılı mantığın bittiği yerde başlar.”

Ömür boyu Aristo’nun peşinden koşup da arkanızı dönüp baktığınızda adamların, Hoca Nasrettin mantığıyla akıllı makineler, yapay zekalar ürettiklerini belirten Alatlı, kitabında, safsatalara da yer veriyor.

***

Safsata, insanın muhakeme yetisinin yanlış yönde kullanımıdır ve çoğu kez önyargı, eksik bilgi, batıl inançlar, duygusallık, yersiz göndermeler, acelecilik, özensizlik, genelleme, duygu sömürüsü, Türkçeyi kötü kullanma gibi sebeplerden kaynaklanır.

Hadi gelin Alatlı’nın kitabından gazetelerde yayınlanan birkaç safsata örneği ile eğlenelim!

“…21. yüzyılın kaderini belirleyecek bir ülkenin Cumhurbaşkanı, böyle bir zirveye turist gibi gitmemeli.” (Güngör Mengi, 30.08.2000)

‘Önyargılı Dil Safsatası’... Türkiye’nin “21. yüzyılın kaderini belirleyecek ülke” olduğu gibi duygu yüklü bir sıfat kullanmış.

“Yanlış yoldasınız. Amacınız Kadirizm’i çökertmekse ikinizin yaşının toplamından fazla yeğeni vardır Kadir’in.” (Pakize Suda, 12.09.2000, Hürriyet)

Bu bir ‘Tehdit Safsatası’dır.

“Verdiysem ben verdim.” (Süleyman Demirel)

‘Mazeret Safsatası’...

“Anayasa bir kez çiğnenmekle bir şey olmaz.” (Turgut Özal)

‘Devede Kulak Safsatası’...

“İçinde Atatürk ismi geçmeyen namaz, namazdan sayılır mı, sayılmaz mı? Haydi bakalım çıkın işin içinden çıkabilirseniz? 30 Ağustos Ordu Günü, Cottarelli Hazretleri Ankara’ya geliyor, elinde 300 milyon dolarlık bir yardım ve destek çeki ile birlikte!” (Atilla Özdür, 01.09.2000, Akit)

‘Abrakadabra Safsata’sı... Yani savunulan şey hakkındaki bir eleştiriyi, konuyu başka bir yere çekerek göz ardı etmekten oluşan hata...

Safsatalar uzayıp gidiyor ve bugün toplumun her alanında da devam ediyor...

***

Görülen ‘o’dur ki Alev Alatlı ile ‘Hadi, baştan alalım!’ bizim bir ömür boyu doğru bellediğimiz paremetrelerimizi tersine çevirecek.
Olayları değerlendirirken, okuduğumuzu anlarken, birilerini eleştirirken, yazıp-çizerken hatta dedikodu bile yaparken bir daha düşüneceğiz...

Unutmayalım, siyah ile beyazın yanında gri ve kırçıllı renkler de vardır.
*
gercekgundem.com

Artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. .. Yol bir metafora dönüşüyor. Sonunda bir söz yankılanıyor içimde.
“Amor fati: Kaderi sev!''..YAZGINLA KENDİN OL..!
Kullanıcı avatarı
maialmila
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 1329
Yaş: 40
Kayıt: 13 Eyl 2010 5:50
Konum: Antalya
Teşekkür edildi: 91
Teşekkür alındı: 67 kere forum 62 Mesajlar

Re: Alev Alatlı

Mesajgönderen maialmila » 19 Kas 2010 2:09

Resim
TRT 2'de program yapan Alev Alatlı, evrim teorisyeni Darwin'i ırk ayrımcılığını körüklemekle suçlarken din tanımı ile ilgili de çarpıcı ifadeler kullandı.

TRT 2’de yayınlanan Gürkan Hacır'ın hazırlayıp sunduğu “Alev Alatlı İle Hadi Baştan Alalım” programında konuşan yazar Alev Alatlı çarpıcı iddialarda bulundu.

18O0’lerde Avrupa’da 3 kişinin (Karl Marx, Friedrich Nietzsche, Charles Darwin) aydınlanmadan kopuşu sağlayan unsurlar olduğuna temas eden Alatlı, özellikle Darwin’in ırk ayrımcılığını körükleyen sorumsuz, ağzından çıkanı kulağı duymayan bir adam olduğunu belirtti.

Cemil Meriç’in tanımıyla Darwin’in oryantalizmin keşif kolu olan biri olduğunu ifade eden yazar Alev Alatlı Nietzsche içinse şunları söyledi:

NİETZSCHE ŞİRK’İ İLAN ETTİ

Nietzsche, doğrudan tanrının ölümünü ilan etti.
Bunun İslam’daki karşılığı şirktir.
İyi ve kötünün dinden gelen önyargı olduğunu söyledi.
Nihilizm buradan çıkmıştır.
Bu akımdan dolayı birçok aydın intihar etti.
Bütün sorumluluğu tanrıdan alıp insana verdiler.
Akıl ve mantığı sadece insana yüklediler.
Fakat bu akıl ve mantık da insanlığı esenliğe götürmedi.
Örneğin 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı, atom bombası…

HRİSTİYANLIK VE YAHUDİLİĞİN DOLARLARI BİRBİRİNE KARIŞIYOR

Hristiyanlık ve Yahudiliğin yakın olmasının sebeplerine de değinen Alatlı, her iki dinin ekonomilerinin ortaklığına vurgu yaparak “dolarları birbirine karışıyor” dedi.
Bir diğer sebebinse Müslüman toplumların İslam’ı tanıtamaması olduğunu belirten usta yazar, “oysaki aydınlanmada olan zaten Kur’an’ın kendisinde var” diye konuştu.

Artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. .. Yol bir metafora dönüşüyor. Sonunda bir söz yankılanıyor içimde.
“Amor fati: Kaderi sev!''..YAZGINLA KENDİN OL..!
Kullanıcı avatarı
maialmila
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 1329
Yaş: 40
Kayıt: 13 Eyl 2010 5:50
Konum: Antalya
Teşekkür edildi: 91
Teşekkür alındı: 67 kere forum 62 Mesajlar

Re: Alev Alatlı

Mesajgönderen maialmila » 19 Kas 2010 2:16

“AKLIN ÖLÇÜSÜ” veya SAFSATA! ( 8 Eylul 2008 )
*

Laf Ola Beri Gele!
Resim
Serbest Safsatalar
Eğer bir politikacı adayı iseniz, geleceğiniz için yapacağınız en iyi yatırım safsataları hatmetmek ve mümkün olduğunca sık kullanmaktır. Ama politikacı değil de, politikacı muhatabı olacaksanız, Serbest Safsatalara ilişkin farkındalığınızı bu defa kolay kandırılmamak için kullanmak durumundasınız.
Ayrıca, Serbest Safsataların çoğu zaman pek eğlencelidirler.
Zaman zaman anlamsız hatta hayli düzeysiz olabilmekle birlikte, sonuçları itibariyle insanı hiç olmayacak inançlara ve durumlara götürebilirler.
Dahası, masum muhataplarını hayatta kötü seçimler yapmaya hatta şiddete yönlendirebilirler.
Her ne kadar en çarpıcı örneklere basınımızda rastlanıyorsa da, gazeteci olmak için safsata yapmayı biliyor olmak da gerekli değildir. :)
*
Belirsizlik Grubu:
Türkçe’yi iyi kullanamamaktan kaynaklanan safsatalar grubudur. Bir cümlede kelimelerin veya ifadelerin açık olarak kullanılmamasından doğan hatalardan kaynaklanır. Belirsizlik safsatalarında ya kullanılan kelime veya ifade çok anlamlıdır, birden fazla manaya çekilebilir; ya da öyle müphemdir ki, anlaşılmaz. Cinaslı Safsata, Vurgulama Safsatası ve Çok Anlamlılık Safsatası bu gruptandır.
*
Cinaslı Safsata (fallacy of equivocation) anlamları farklı, yazılış veya söylenişleri aynı olan sözcüklerin kullanılmasıyla geliştirilen vargı.
Kanuna karşı gelenler hapse atılır.
Sen yerçekimi kanununa karşı geldin.
O halde hapse atılman lazım!
veya
Yarime bir gül dedim, bir gül verdi bana.
veya
Çocuğa bu masalı okuduktan sonra yat dedim,
o da çamura yattı.

Bu da basından:
Yaşlanmanın nedeni vücuttaki serbest radikallermiş,
İnsanoğlu ne çekiyorsa radikalden çekiyor. (İlker Sarıer, 10.6.2000, Sabah)
*
Vurgulama Safsatası (fallacy of accent) bir kelime veya ifadeye vurgu yaparak farklı bir anlam elde etme veya anlamı kaydırma hatası; noktalama bilgisinin önemine dikkat!

Çalış baban gibi eşek olma.
-Çalış baban gibi, eşek olma.
-Çalış, baban gibi eşek olma.

veya

Bu küçük bir felaket.
- Bu, küçük bir felaket. (olay )
- Bu küçük, bir felaket. (çocuk)

Basından:
“Sayın Cumhurbaşkanı, laik, demokratik cumhuriyeti ve ülke bütünlüğünü koruyucu yaptırımları daha etkili kılmak amacıyla hazırlanan KHK’yı geri yollamıştır.” ( Bülent Ecevit, 11.8.2000, Radikal)

Başbakan Ecevit, düşüncesini iki farklı vurgu yapıldığında iki farklı anlam çıkacak şekilde ifade ediyor: “amacıyla” sözcüğüne vurgu yapılırsa, “laik, demokratik cumhuriyeti ve ülke bütünlüğünü koruyucu yaptırımları daha etkili kılmak” Cumhurbaşkanının amacı, “hazırlanan” kelimesine vurgu yapılırsa KHK’yi hazırlayanların amacı olarak anlaşılıyor.

*
Alev Alatlı

Artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. .. Yol bir metafora dönüşüyor. Sonunda bir söz yankılanıyor içimde.
“Amor fati: Kaderi sev!''..YAZGINLA KENDİN OL..!
Kullanıcı avatarı
maialmila
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 1329
Yaş: 40
Kayıt: 13 Eyl 2010 5:50
Konum: Antalya
Teşekkür edildi: 91
Teşekkür alındı: 67 kere forum 62 Mesajlar

Re: Alev Alatlı

Mesajgönderen maialmila » 19 Kas 2010 2:21

Resim

Çok Anlamlılık Safsatası (fallacy of amphiboly) birden fazla yoruma müsait olan ifade veya cümleden çıkarılan yargı.

Koskoca büroda bir daktilo bile yok.
-(Koskoca büroda bir yazı makinesi bile yok)
-(Koskoca büroda bir sekreter yok)

veya

Ali, Ayşe’yi Ahmet ile yakaladı.
-(Ali, Ayşe’yi Ahmet’le beraber uygunsuz bir vaziyette gördü)
-(Ali, Ahmet’in yardımıyla Ayşe’yi kovalamacada yakaladı)
-(Ali , Ahmet’le birlikte Ayşe’yi düşerken yakaladı)

veya

Ayşe, yalnız kaldığında annesini çağırdı.
-(Ayşe yalnızdı, annesini çağırdı)
-(Annesi yalnızdı, Ayşe annesini çağırdı)

veya

Trafik polisi bir milletvekilinin arabasını durdurur. Milletvekili hemen camı açarak “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye sorar. Polis elindeki telsizi kullanarak amirine sorar: “Amirim, bir aracı durdurdum, sürücüsü kim olduğunu bilmiyo, bana soruyor. Ne yapayım?”

Basından:
“Gelin yıldızının parladığı bu anı ziyan etmeyelim ve Türkiye’nin yalnız futboluyla değil her şeyiyle övünelim.” (Zülfü Livaneli, 19.5.2000, Sabah)

Yani?
- (Aslında türkiye’de hiçbir şey bahsedildiği kadar kötü değil. Futbolda olduğu gibi başka alanlarda da başarılı sonuçlar alıyoruz. Artık sadece futboldan değil, diğer başarılı olduğumuz alanlardan da bahsedelim)

Yani?
- (Şu anda türkiye futbol konusunda başarı elde etmişken olmuşken, gelin, çalışıp didinip diğer başka alanlarda da futbolda olduğu kadar başarılı olalım)

“Michael Jackson, aşırı derecede alkol alan biri kendisine zarar verebilir diye kaldığı otelde içki servisini yasaklattı.” (20.5.2000, Sabah)

Yani?
-(Michael Jackson birisi kendisine hakim olamayıp çok içer, çok içerse de kendi kendisine zarar verir diye içki servisini yasaklatıyor)

Yani?
-(Michael Jackson birileri çok içer de sonra bana zarar verir diye içki servisini yasaklatıyor)

“Karakol yaptıran, polis evi yaptıran, şehit polislerin ailelerine yardım eden sabıkalı kişilere, mafya babalarına ‘plaket’ler verildiğini gördüm. Öyle ki, bana bir ‘muhabbet tellalı’na plaket verme görevi de önerildi. Ben öneriyi ‘kaba’ bir biçimde geri çevirdim: ‘Bu plaketi ancak bir sermaye verebilir!’ Alınmadılar bile!.. Plaketi, bir işadamı verdi!...” (Orhan Tahsin, 5.9.2000, Ortadoğu)

Yazar, “sermaye” kelimesini, “fahişe” ve işadamı” olarak anlaşılacak şekilde kullanıyor.

Yeri gelmişken, Rusların “Ezop Dili” dedikleri bir iletişim biçimi vardır ki, “söylemeden söyleme” esasına, yani açıkça dillendirilmeyen öncüllerden vargıya varmaya çalışma esasına dayanır. Açıkça dillendirilmeyen öncüller, “ben söylemeyeyim ama siz anlayın” anlamına geldiğinden, muğlak, müphem, dilerseniz, kaçak demeç ya da metinlerle sonuçlanır.
Çarların ve Bolşeviklerin en ağır baskı dönemlerinde ortaya çıktığı söylenen Ezop Dili Ustalarının varlığından söz edililir. Ancak, Ezop Dilinin ifade ve anlama yitimi olarak özetlenen toplumsal iletişimsizlikle sonuçlandığı da bir diğer vakıadır.
*
alevalatli.com

Artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. .. Yol bir metafora dönüşüyor. Sonunda bir söz yankılanıyor içimde.
“Amor fati: Kaderi sev!''..YAZGINLA KENDİN OL..!
Kullanıcı avatarı
maialmila
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 1329
Yaş: 40
Kayıt: 13 Eyl 2010 5:50
Konum: Antalya
Teşekkür edildi: 91
Teşekkür alındı: 67 kere forum 62 Mesajlar

Re: Alev Alatlı

Mesajgönderen maialmila » 19 Kas 2010 2:26

Hatalı Kıyas Grubu:
Resim
Az rastlanan olaylardan genel kurallar çıkarmak kıyaslama hataları olarak adlandırılır.

Özelleştirme Safsatası ve Genelleştirme Safsatası (Fallacy of Converse Accident) olmak üzere iki türü vardır.
*
Özelleştirme Safsatası (fallacy of accident)
genel ilke veya ifadenin istisnai durumlar için de geçerli olduğunu düşünme hatası, Aristo’un tesbit ettiği on üç orijinal safsatadan birisidir; meselâ, şehir içindeki hız sınırından çıkarak ambulansların yavaş gitmeleri gerektiği sonucuna varmak gibi; morfinin bir uyuşturucu olduğunu belirterak, hastahanelerde kullanımının yasaklanması gerektiğini savunmak gibi.

-“İnsanlara vurmak yanlıştır.”
-Saldırıya uğradığında karşılık vermemelisin.

-“Yalan söylemek günahtır.”
-Hırsıza kasanın yerini doğru söylemelisin.

Basından:

“Cumhurbaşkanının koltuğu neden öne konur? Çünkü o devleti temsil ediyor da onun için. Yani devlet her zaman öndedir. Cumhurbaşkanının koltuğu önde olursa, başka yerlerde de en küçük kademesine kadar devlet görevlerinin koltuğu önde olur. Bu ise, “Devlet her şeydir, birey ise hiçbir şey” diye düşünen, “devletlû” anlayışının bir yansımasıdır. “ (Oral Çalışlar, 21.5.2000, Cumhuriyet)

Yani?
-Cumhurbaşkanının önde oturmasının sebebi devleti temsil etmesidir.
-Küçük memurlar da devleti temsil ederler.
-En küçük kademeli memurun koltuğu da önde olur.

“Kemal Sunal'ın ölümü ihmaldenmiş. Sanki Türkiye'de her yıl benzer şekilde ölen binlerce Türk vatandaşının ölümü, aşırı ilgiden ve insan hayatına verilen değerdenmiş gibi. Türk dediğin böyle ölür.“ (Fatih Altaylı, 5.7.2000,Hürriyet)

Yani?
-Türk dediğin böyle /ihmalden/ ölür.
-Kemal Sunal, Türk’tür.
-İhmalden ölmüş olması doğaldır.
*
alevalatli.com

Artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. .. Yol bir metafora dönüşüyor. Sonunda bir söz yankılanıyor içimde.
“Amor fati: Kaderi sev!''..YAZGINLA KENDİN OL..!
Kullanıcı avatarı
maialmila
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 1329
Yaş: 40
Kayıt: 13 Eyl 2010 5:50
Konum: Antalya
Teşekkür edildi: 91
Teşekkür alındı: 67 kere forum 62 Mesajlar

Re: Alev Alatlı

Mesajgönderen maialmila » 19 Kas 2010 2:29

Genelleştirme Safsatası (fallacy of converse accident) özel durumlardan, özelliği olan istisnai haller için geçerli olan kurallardan, genel ilkelere ve ifadelere sıçrama yanlışı; bu safsata türünün istatiklerle yakın ilgisi vardır.
Resim
-Düğünde atılan silâh misafirlerden birisini vurdu.
-Bütün silâhlar toplanmalıdır.

-Xanax bana çok iyi gelen bir ilaç.
-Reçetesiz satılmalı ki, herkes yararlanabilsin.

Basından:

“…İmzalamazsa devlet krizi çıkar. Dünya üzerinde hiçbir başbakan, kendi devletinin başkanını böylesine tehdit etmemiştir. Siz ettiniz. Gene imzalamadı.” (Hıncal Uluç, 23.8.2000, Sabah)

Yazarın böyle bir genelleme yapabilmesi için , iddiasını dünyadaki gelmiş geçmiş tüm başbakanlar ile cumhurbaşkanları arasındaki ilişkilerine dair istatistiklerle delillendirmesi gerekir.

“Kim ne derse desin, kaderin şakası yoktur. Çocuklukta bir kere gazeteci rolüne girdik diye, bizi oraya prangalamadı mı? (Mustafa Kaplan, 24.8.2000, Akit)”
Çocukluğunda gazeteci rolüne giren her çocuk, gazeteci olmaz.

İşte insana verilen değer ! ABD’ de 5,5 aylık doğan bebeği yaşatmak için onlarca insan seferber oldu 300 milyar harcandı. (13.5.2000,Sabah)

Münferit bir vaka olup, her premature çocuk için geçerli değildir.

“Epeyi eskilerde kaldı, bir zamanlar, taksi şoförleri kamu hizmeti yapar idiler. Şoför denilen kişi kendisine her yönden inanılan ve itimat edilen kişi demek idi. Meselâ benim dedem Bursa’da 18 yıl taksi şoförlüğü yaptıktan sonra imamlığa başlamış ve İstanbul’un önce Akşemseddin ve sonra da Cerrahpaşa Camilerinde görev yaparak oradan da Tanrı’ın rahmetine kavuşmuştu”. (Atilla Özdür, 31-8-200, Akit)

Yazarın dedesinin inanılan ve itimat edilen bir şoför olması, genele maledilemez; yazarın dedesinin inanılan ve itimat edilen birisi olduğu için imam olmuş olması da tüm imamlar için geçerli nitelikler olarak sunulamaz. Söz konusu zatın “dede” olması, inanılan ve itimat edilen şöför ve imamların eskilerde kalmış/bugün yok olmalarına da delât edemez.

“ Hep büyüklükler peşinde koşan bu toplumu artık iki arada bir derede kıstıramaz, oralara hapsedemezsiniz. Bakmayın siz 68’li kıytırıklara ve eski tüfek bağırtılara. Türkiye sür’atini kazanmıştır. Dev çoktan uyanmıştır. İnanmazsanız, şu Galatasaray’ın yaptıklarına bir bakın.” (Gürbüz Azak, 30.8.2000, Türkiye Gazetesi)

Yazar sadece Galatasaray’ın başarısından yola çıkarak Türk toplumunun artık çok daha başarılı olacağını iddia ediyor.
*
alevalatli.com

Artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. .. Yol bir metafora dönüşüyor. Sonunda bir söz yankılanıyor içimde.
“Amor fati: Kaderi sev!''..YAZGINLA KENDİN OL..!
Kullanıcı avatarı
maialmila
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 1329
Yaş: 40
Kayıt: 13 Eyl 2010 5:50
Konum: Antalya
Teşekkür edildi: 91
Teşekkür alındı: 67 kere forum 62 Mesajlar

Re: Alev Alatlı

Mesajgönderen maialmila » 22 Kas 2010 1:27

Doğru değil
(Alev Alatlı)
Resim
Aydınların toplumun gidişatını etkilemek gibi bir “ahlâki sorumluluk”ları var mıdır, yoksa, Edward Said’in liberal aydınların çoğunda saptadığı gibi olan biteni “bir iyi, bir de kötü tarafından ele almak suretiyle” asli meselelerden soyutlanır, (ki, bu tutuma Said, ‘ahlâki korkaklık’ der) gidişatı seyretmekle yetinir hatta kendilerini akıntıya mı bırakırlar?

Konuya ilişkin kişisel düşünce sürecimi başlatan, Noam Chomsky’nin 1967’de “New York Review”da yayınlanan “Entelektüellerin Sorumluluğu” başlıklı makalesidir. Chomsky, makalesine, sadece Alman ya da Japon değil, İngiliz ve Amerikan kamuoyunun İkinci Dünya Savaşı’nın misli görülmemiş vahşetindeki payını sorgulayarak başlıyor, “bir o kadar rahatsız edici” dediği, “aydın sorumluluğu”nu irdeliyordu.

“Aydınlar, yönetimlerin yalanlarını teşhir edebilecek; icraatları, nedenleri, amaçları ve çoğu kez gizlenen niyetleri itibarıyla çözümleyebilecek durumdadırlar. En azından Batı dünyasında, bilgiye ulaşım, ifade özgürlüğü ve siyasi bağımsızlıklarından kaynaklanan güçleri vardır.
Aydınların ayrıcalıklı bir bölümünün tahrif, yanlış takdim, ideoloji ve sınıfsal çıkar perdesinin altında gizlenen doğruları araştıracak eğitim, imkân ve konforları vardır. Bu ayrıcalıklar ışığında, aydınların sorumluluğu halkın sorumluluğundan çok daha derindir.”

Öte yandan, “aydın sorumluluğu” denince akla onların “toplumu çözümleme ve ideoloji yaratma”daki rolleri gelir. Burada “ideoloji”den kasıt, “bir ahlâki inançlar dizini”dir ki, bu “dizin” toplumsal manivelâya dönüşür, halkın “hayat tarzını” değiştirmeye yönelir.

Batılı aydınların, “düşüncelerini topluma mal etmek, toplumu dönüştürmek”ten vazgeçtikleri söylenir.

Dahası, liberal akım, böylesi faaliyetlere dudak bükmekte hatta tepeden inme dayatmacılıkla suçlayabilmektedir. Çoğulcu demokrasiyi gerçekleştiren ülkelerde, “toplumların daha fazla dönüştürülmesi gerektiği” düşüncesi kaybolur. Güncel yaşam biçimlerine dair birkaç yorum getirilebilir ancak fark edilir bir şekilde dönüştürmeye çalışmanın “doğru olmadığı”na inanılır.

Diğer bir anlatımla, “ideolojilerin ölümü” aslında, bir “aydınlar ittifakı”dır.
İdeolojilerden vazgeçenler, halk değil, aydınlardır. Bu söylediğim, bir bakıma “reform yorgunluğu”na benzer ki, Türkiye’de yaşayan bizler, bunu Cumhuriyet aydınlarımızdan devrimci aydınlarımıza, “Özal” dönemi aydınlarımıza kadar, pek çok dönemde gözlemlemişizdir.

Öyle görünüyor ki, servet ve güç kazanan ya da böylece kazanacağını “hisseden” aydınların arasında, toplumu olduğu gibi “kabul etmek” ve toplumun “itibar ettiği değerleri” yüceltmek hususunda bir mutabakat oluşuyor.
Akademisyen–uzmanlar arasında da benzeri bir mutabakatın varlığından söz etmek mümkündür. Nasıl olmasın ki?
Hem, örneğin, IMF’nin ince işleyişlerine akıl erdirecek mekanizmaların üstesinden gelecek, hem de daha adil bir toplumsal düzeni gerçekleştirecek ideoloji tertiplemeye çalışacaksınız! Hem, Kopenhag kriterlerini alkışlayacak, hem de, örneğin, gay barları rahat bırakmayacaksınız!
Hem, “Türkmen” sözcüğünün “Irak” diye bir ülke yaratmak niyetiyle İngilizlerin uydurdukları bir sözcük olduğunu bilecek, hem de orada yaşayan insanlardan bahsederken “Türk” kelimesini ağzınıza almayacaksınız!

Topu taca atmak, ahlâki değer yargısı içeren konularda açık tavır almaktan, önyargılı ya da bağnaz olmakla suçlanmaktan, olası itibar kaybını, muhtemel fonların kurumasını göze almaktan evlâdır. Topu taca atmak, gidişatı seyretmekle yetinmek, yani ideolojisizlik.

Ne ki, “demokratik kurumların tam işlemesini sağlamanın, halkın kendi seçimini –ve dolayısıyla fedakârlıklarını– yapmasının önündeki engelleri kayıtsız şartsız kaldırmanın” yeni bir toplum yeşertmeye yetip yetmeyeceği şeklinde kadim bir mesele var. “Kadim” bir mesele, çünkü, insanlık tarihinin “ahlâki değerler tarafından denetlenmeyen özgürlüklerin şer lehine bükülmelerinin kaçınılmaz” olduğuna dair deneyimi de var.

“Kurallar esnetilip, mezhepler genişletildikçe, kuralları ihlâl edenlerin alkışlanmaları hatta cezasız kalma ihtimalleri artıyor. Yasaları uygulamaya kalkan hükümetlerin karşılarına suçlunun ‘insan hakları’nın ihlâl edildiğini iddia eden binlerce avukat dayanır oluyor.”

Mesele, “popüler kültür” diye geçiştirilen hatta akademisyenlere konu olan aykırılıkların kökünde yatan ideolojisizlikte.
“Mesele”, toplumların insanoğlunun yıkıcı dürtülerine karşı duracak donanıma sahip olup olmadıklarında. Mesele, yıkıcı ve sorumsuz özgürlüğe terk edilen alanın sınırlarının nerede çizileceğinde, özgürlüklerin suiistimalinde, genç ruhların ihlâlinde, porto, dehşet, tecavüz üzerine kurulu gösterilerin yaygınlığında, ‘sanat’ın bütün bunlara mazeret olabilmesinde.

Köle ticaretinin, beyaz kadın ticaretinin, işkence dehlizlerinin, engizisyonların geri gelmesi o kadar kolay, umumhane sahiplerinin saygın işadamları olarak alkışlanmaları o kadar kolay, ülkenin yağmalanmasına mazeretler uyduranlar öyle güçlüler, aydınlar öyle yorgunlar ki, ürkütücü.

Hayır, toplumun sorunlarını çözmenin, “değer yargılarından arındırılmış” bir toplum yaratmaktan geçtiği düşüncesi, doğru değil. Gelişmeler karşısında sessiz ve tarafsız kalanlarımız, sorumluluklarını bir kez daha değerlendirmelidirler.

04.10.2003

*
mustafaemingul.wordpress.com

Artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. .. Yol bir metafora dönüşüyor. Sonunda bir söz yankılanıyor içimde.
“Amor fati: Kaderi sev!''..YAZGINLA KENDİN OL..!
Kullanıcı avatarı
maialmila
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 1329
Yaş: 40
Kayıt: 13 Eyl 2010 5:50
Konum: Antalya
Teşekkür edildi: 91
Teşekkür alındı: 67 kere forum 62 Mesajlar

Re: Alev Alatlı

Mesajgönderen maialmila » 22 Kas 2010 1:30

Alev Alatlı ile Söyleşi


Bence "Rüya"nın temel cümlesi şuydu:

"...Sâdece kendi ulusumuza yönelik günübirlik çözümler üreterek yaşayakalmak mümkün değildir.
Sunulacak alternatiflerin 'Roma Klübü' üyelerinin bile zihinlerini çelecek kadar sağlam basan alternatifler olması gerekiyordu."
Evet, benliğimizi kuantum fiziğinin yansımalarına göre yeniden tanımladık demek mümkün.
Bizim kültürümüzün varsa bir bilimsel gerçeği, bu kuantum fiziğidir, klâsik fizik değil.

Dolayısıyla önümüze yeni açılan -ki ben buna hep "ikinci aydınlanma çağı" diyorum- bu dönem, bizi açıklayan bir çağ olacaktır. Kavga da bundan çıkacaktır.
Klâsik fizik kısmî doğruları hep nihâî doğrularmış gibi sunageldi, bizim en büyük tepkimiz de buna oldu. Kimi zaman bunu Nasrettin Hoca fıkralarıyla açıkladık, "sen haklısın, sen de haklısın, e sende haklısın" diyerek, kimi zaman "oynamıyoruz bu oyunu" diye açıkladık.
Bence çok büyük acılar çektik, çünkü bize sunulanın kısmî gerçek olduğunu bütün yüreğimizle, kafamızla biliyorduk, hissediyorduk, ama yaşayakalmak için bunu kabullenmek durumunda kaldık ve "mış" gibi yapmaya itildik.
Tabiî çok fire de verdik.
Pozitivizm, bizim hiç de içimize sinen, bu ulusun fertlerinin içine sinen bir mesele olmadı.

Şu anda geldiğimiz noktada bu çözüldü, görüldü ki pozitivizm "tek doğru" değil.

Şimdi bu saatten sonra yapılabilecek olan, bu adamların bugüne kadar kısmî gerçek olduğu hâlde "nihâî gerçek" diye sundukları bilimsel gerekçeler yerine, bizim kendi bilimsel gerekçelerimizi ortaya koyabilmektir.
Çünkü onlar da kısmî gerçeklerdir.
"Bu kısmî gerçeği mi seçersin, öbürünü mü?", artık bu saatte siyasî bir tercihtir.

Bunu açıkça söyleyebilecek hâle geldik.
Ne gibi? Darwinizm "en güçlü olanın hayatta kalması" anlamında bir bilgi iken ve dayatılırken, bu bir kısmî gerçektir artık.
Bunun karşısında politik olarak üstü örtülen bir o kadar sağlam kısmî gerçek var; "co-existential" , yâni "işbirlikçi evrim."
*
2023.gen.tr

Artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. .. Yol bir metafora dönüşüyor. Sonunda bir söz yankılanıyor içimde.
“Amor fati: Kaderi sev!''..YAZGINLA KENDİN OL..!
Kullanıcı avatarı
maialmila
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 1329
Yaş: 40
Kayıt: 13 Eyl 2010 5:50
Konum: Antalya
Teşekkür edildi: 91
Teşekkür alındı: 67 kere forum 62 Mesajlar

Sonraki

Dön Genel ve Muhabbet

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir