Zaman: 21 Ağu 2014 9:18

Türk Sanat Müzikisine Gönül Verenler

  
Sevdiğiniz Sanatçılarla İlgili Bilgileri,Haberleri Bulabileceğiniz ve Paylaşabileceğiniz Bölümümüzdür.

Moderatörler: hawk, SüperMod

Türk Sanat Müzikisine Gönül Verenler

Mesajgönderen Maket » 17 Eki 2007 16:32

Hammaziade İsmail Dede Efendi (1778-1845)

Resim

Türk Sanat Musikisi çevrelerinde Derviş İsmail, Dede, Dede Efendi, Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi
İsmail Dede gibi isimlerle anılan bu dahi musikişinasımız, 9 Ocak 1778 ( 10 Zilhicce 1191 ) tarihinde İstanbul'un Şehzadebaşı semtinde doğdu. Babası Süleyman Ağa, o zamanlar bir Osmanlı imparatorluğu ili olan Manastır'ın Görice sancağına bağlı, Kesriye kasabasından kalkarak İstanbul'a gelmiş ve memuriyete girişmişti. Süleyman Ağa, Suriye eyaleti sınırları içinde bulunan Sayda valisi Cezzar Ahmed Paşa'nın bir süre sır katipliğini yaptı. Paşa'nın halka yaptığı haksız muamelelere ve zulmüne dayanamayarak istifa etti ve İstanbul'a döndü. Şehzadebaşı'nda bulunan ''Acemoğlu'' hamamını satın alarak işletmeye başladı. Bu sıralarda Rukiye Hanım'la evlendi; bir Kurban Bayramı günü Dede Efendi doğdu. Bu nedenle çocuğa İsmail adı verilmiştir .''Hamamizdde'' sıfatı buradan kaynaklanır .Ismail Dede dört yaşında iken babası bu hamamı sattı Altımermer'de Kurusebil mahallesinde Çavuş Hamamı ile bir ev aldı. İlerinin büyük musikişinası, sekiz yaşında iken bu mahallede, ''Çamaşırcı Mektebi''nde ilk öğrenimine başladı.
Daha o yıl Musikiye karşı ilgisi ve sesinin güzelliği dikkati çekerek okul öğrencileri arasında ''İlahicibaşı'' oldu. O yörede oturan Anadolu Kesedarı Uncu-zade Mehmed Emin Efendi'nin oğlu da aynı yıl bu okula başlamıştı. Bu nedenle Mehmed Emin Efendi çocukla ilgilenmeye, ilahiler bestelemiş bir musikişinas olarak ona ders vermeye başladı. Böylece aradan yedi yıl geçti; Dede Efendi on dört yaşına basmıştı.


Hocası onun geleceği ile de ilgilendi; ailesinin geçimine yardımcı olur düşüncesi ile onu Maliye Nezareti Başmuhasebe Kalemi'ne ''Katip Muavini'' olarak yerleştirdi. Bir yandan memuriyete ve hocasının derslerine
bir yandan da musikiye karşı olan ilgisi kendisini, pazartesi ve perşembe günleri Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Ali Nutki Dede'nin derslerini izlemeye itiyordu. Burada ayin dinliyor, bilgisini ilerletiyor, sanat yolun da ilerlemeye çabalıyordu .Bu dersler ve memuriyet hayatı da yedi yıl sürdü .Sonunda 18 Mayıs 1797 ( 18 Zilhicce 1212) Perşembe günü resmen ''Mevlevi'' oldu. Sema meşkini ise 1798 (15 Sefer 1213) tarihinde tamamladı. Sultan III. Selim'in Dede'yi saraya çağırması ve fasıllara katılmasını emretmesi üzerine, Ali Nutki Dede'nin izniyle, 1001 günlük ''Çile'' süresini tamamlamadan 1799 (20 Şevval1213) tarihinde ''Dedeler safına'' katıldı.

Dede Efendi, ününü daha ''Çile'' de iken duyurmaya başlamıştı. Bu sıralarda bestelemiş olduğu,

Zülfündedir benim baht-ı siyahım
Sende kaldı gece, gündüz nigahım
İncitirmiş seni meğer ki ahım
Seni sevdim odur benim günahım

güfteli, buselik şarkısı, çağının musiki sevenleri tarafından çok beğenildi. Bu eseri dinlemek, öğrenmek, bestekarı olan Derviş İsmail'i tanımak için tekkeye gelenlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. olayın akisleri 3. Selim'in kulağına ulaşınca, mevlevihaneye bir saray görevlisi gönderilerek Derviş İsmail'in saraya gelmesi emredildi. Çileye giren dervişlerin akşam ezanından sonra tekke dışında kalmaları adet olmadığından, bu şartlar altında gidebilmesi için şeyhi izin verdi ve bu durumun padişaha duyurulmasını gelenlerden rica etti. Padişahın huzurunda ve onun isteği ile eserini iki kez okudu; çok beğenilerek bir kese altınla ''taltif'' edildi.


Dede Efendi'nin evi

Daha önceleri, çileye ilk girdiği zamanlarda babasının ölümü üzerine hamamı satan Dede'nin, bu parayı harcadığı, annesinin dervişlere yedirdi diye üzüldüğü ve şikayet ettiği söylenir. Rauf Yekta Bey'in Nuri Şeyda Bey'den naklen verdiği bilgiye göre, saraydan bir kese altını alan Dede, annesine uğrayarak altınla rı vermiş, üzüntüsünün yersiz olduğunu söyledikten sonra akşam vakdi yaklaştığı için acele ile tekkeye dönmüş. Saray'a ilk gelişinin 1793 tarihine rastladığını ileri sürenler vardır.

Dedeler arasına katıldıktan sonra kendine ayrılan hücre- ye yerleşti; artık ünü bütün İstanbul'a yayılmıştı. ''Mukabele'' günleri hücresi, sanattan anlayanlar ve musiki heveskarları ile dolup taşıyordu. Hele hicaz makamından bestelemiş olduğu,

Ey çeşm-i ahu hicr ile tenhalara saldın beni
Çün nafe bağrım hun edüb sevdalara saldın beni
Ey kamet-i serv-i semen salınmada ellerle sen
Haşrolamam dedikçe ben ferdalara saldın beni

güfteli bestesinden sonra ünü büsbütün arttı. Herkes bu eseri öğrenmek, her ne şekilde olursa olsun elde etmek istiyordu. Saray
musikişinasları eseri öğrenerek, 111. Selim'e sundular. De de yeniden saraya çağrılarak, beste kendisinden dinlendi, ''ihsan ve ;İltifatlara garkoldu'' aynı zamanda yapılan Küme Fasılları'na katılması emredildi. Bundan sonra saraya dahil olan Dede Efendi, Enderun'da hocalık yapmaya başladı. Padişahın bu kıymet bilirliliğine karşılık olmak üzere,

Müştak-ı cemalin gece, gündüz dil-i şeyda
Etdi nigeh-i atıfetin bendeni ihya
Mesrûr ede Hak kalb-i humayununu daim
Ediyye-i hayrın dil-ü canımda hüveyda

şiirine sûznak besteyi yapmış bu sanatkar padişaha teşekkür etmişti. Bu sıralarda, 180 1 yılında bir saraylı hanımla evlendi. Akbıyık mahallesinde kiraladığı bir eve yerleşti. Bir yandan evinde öğrencileri ile uğraşıyor , mevlevihanedeki görevini sürdürüyor , bir yandan da padişahın her gün biraz daha dikkatini çekiyordu.

Bu mutlu günler uzun sürmedi; Dede'yi derinden yaralayan bir çok üzücü olay birbirini izledi. önce, büyük sevgi ve saygı ile bağlı olduğu şeyhi Ali Nutki Dede 1804 yılında öldü. Bundan bir yıl sonra sevgili oğlu Salih, 1805'de öbür aleme göç etti.
Bir gonca-femin yâresi var ciğerimde
Ateş dökülürse yeridir âh serimde
Her Iâhza hayali duruyor didelerimde
T akdire nedir çâre bu varmış kaderimde


güfteli, bayati makamındaki bestesini bu olaydan sonra besteledi. Üzüntü ve kederi bununla da bitmedi; 1808'de annesini, 1810'da küçük oğlu altı yaşındaki Mustafa'yı yitirdi. Bu acılı yıllarda ortaya koyduğu eserler bir keder ve elemin izlerini taşır. Sonradan üç kız çocuğu dünyaya geldi. Bunlardan Tanburi Şirin (Keçi) Arif Ağa ile evlenen büyük kızı Hatice Hanım'dan Ferdane, Rifat (ünlü bestekâr ve hanende Rifat Bey), Lutfiye ve Saniye adında dört torunu oldu. Mustafa Nezih Albayrak, Dede'nin kız tarafından torununun oğludur.İkinci kızı Fatma Hanım, Ahmed Dürri Bey'le evlendi; bu evlilikten hanende Şevket Bey doğdu. Tanburi Dürri Turan'la Dede'nin bir kan bağı yoktur; Dürrü Turan, Dede'nin damadının yeğeninin torunudur. Üçüncü kızı Ayşe ise on üç yaşında ölmüştür .
Dede Efendi'nin hayatında hiç şüphesiz en önemli olay, Sultan 3.Selim'in 1807'de tahttan indirilmesi ve 1808'.de öldürülmesidir. Bundan sonra IV. Mustafa'nın tahta oturması, türlü siyasi kargaşa, ''Kabakçı Mustafa İsyanı'', ''AlemdarMustafa Paşa vak'ası'', Sultan 11. Mahmud'un padişah olması, saraya Batı musıkisının yerleşmeye başlaması, eski zevk ve sanat anlayışının kalmaması gibi nedenlerle inzivaya çekildi. Zaten mûsıkî ile uğraşılacak huzur ve neşe ortamı da yoktu. işte bu yıllarda mûsıkî ve öğrencileri ile uğraşarak birbirinden güzel eserlerini bestelemeye koyuldu.


Devlet yönetimi düzene girdikten sonra, kendini hatırlayarak saraya davet eden Sultan 11. Mahmud'a musahip oldu. İkinci kez saray hizmetine giren Dede Efendi, sanat açısından en verimli yıllarını bu dönemde yaşadı (1812). Bu yıllar onun en güzel, en sanatlı bestelerini yaptığı yıllardır. Bundan kısa süre sonra da ''Müezzinbaşı'' oldu. Kendini çok takdir eden padişah, yalnız devlet adamlarına verilen bir nişanı bizzat takmış, Ahırkapı'da bir konak ''ihsan'' etmişti.


Sultan II. Mahmud'un ölümü üzerine tahta geçen Sultan Abdülmecid, babasının derin bir sevgi ve saygı ile bağlı olduğu bu değerli mûsıkîşinastan ilgisini esirgemedi; müezzinbaşılık görevini sürdürdü. Ancak Enderun değer ve önemini iyice yitirmeye başlamış adı ''Muzika-i Humayûn'' olmuş, saray teşkilatı değiştirilmiş, batılı mûsikîşinaslara rağbet artmış, padişah, operet ve opera parçaları dinler olmuş, Osmanlı Sarayı'nı Batı sazları istila etmiş, Avrupa'dan piyanolar getirtilmiş, orkestra ve bando takımları kurulmuştu. Sayılı bir kaç ustanın dışında yüzyılların geleneklerine pek aldırış eden yoktu. Abdülmecid bile, Türk mûsıkîsi'ni iyi bilmediğinden, Dede Efendi'den basit ve sanat değeri olmayan eserler istiyordu. Bütün bunlar Dede gibi bir mûsıkî ustasının katlanacağı şeyler değildi. Nitekim bu duygu ve düşüncelerin etkisi ile, öğrencisi Dellâl-zâde İsmail Efendi ile Saray'ın bahçesinde dolaşırken ''İsmail, bu oyunun tadı kaçtı'' demişti. Bu olanların etkisi ve yaşının ilerlemesi nedeni ile çoktan beri Hac'ca gitme niyetini açığa vurarak padişahtan izin aldı. ileri yaşında acele olarak Hac'ca gitmeye karar vermesi bu kırgınlığa bağlanır. Dellâl-zâde İsmail Efendi ve Mutaf-zâde Ahmed Efendi ile böylece yola çıktı. O yıl Mekke'de kolera hastalığı salgını vardı. Mekke'de bu hastalığa yakalanan Dede Efendi, Hac ''farizesi''ni yerine getirdikten sonra 29.Kasım.1845 Mina'da, Kurban Bayramı' nın birinci günü, öğrencisi Mutaf-zâde'nin kolları arasında, hayata gözlerini kapadı. Cenazesi Hazreti Hatice'nin mezarının ayakucuna defnedildi. Dede'nin ölümü İstanbul'da olduğu kadar bütün İslâm dünyasında da derin bir üzüntü yarattı. Kâzım Paşa'nın tarih şiiri şudur:


Hazret-i Farabi-i sâni müezzinbaşı kim
Zâtına olmuşdu ilm-i mûsıkî ihsan-ı Hak
Aşinâ-yı her makam etmişdi kalb-i nigehin
Sâye-i Molla'da lutf-ü himmet-i merdân-ı Hak
Pertev-i şems-i hakikatten kılub kesb-i kemal
Zerre-i nâçiz iken oldu meh-i tâban-ı Hak
Fehm olur bundan makam-ı kurbe âheng ettiği
Hac edüb Minâ'do oldu vâsıl-ı gufurân-ı Hak
Çor tekbirin çeküb Kâzım Dedi târihini
Kebş-i cânın kıldı İsmail Dede kurbân-ı Hak
(1O Zilhicce 1262)


Bunlardan da anlaşıldığı gibi İsmail Dede bir Kurban Bayramı'nda doğmuş, yetmiş bir yıl sonra yine bir Kurban Bayramı'nda ölmüş oluyordu. Dr .Suphi Ezgi kaynak göstermeden üç kez Hac'ca gittiğini ileri sürmüştür. Sadeddin Nüzhet Ergun, Türk mûsıkîsi Antalojisi adlı eserinde Sultan 11. Mahmud'la iki kez Gelibolu'yo giderek mevlevihânede âyine katıldıklarını, Ahmed Celâlleddin Dede'nin babası Azmi Dede'den işittiğini kaydediyor .




İCRAKÂRLIĞI
Dede Efendi, Yenikapı Mevlevihânesi'ne devam ettiği yıllarda tekkenin neyzenlerinden, özellikle Abdülbaki Nasır Dede'den ney çalmasını öğrenmişti. Bestekârlığı ile hanendeliğinin yanında neyzenliğinin pek önemi yoktur. Gerek mensubu bulunduğu mevlevihanede, gerekse sarayda uzun yıllar sürdürdüğü hanendeliği güzel bir ses ve uslûb güzelliğini gerektirir. Dr. Suphi Ezgi, hocası Zekai Dede'den naklen sesinin ince ve cılız olduğunu ileri sürer. Sadeddin Nüzhet Ergun ise Zekai Dede'nin onun ileri yaşlarında öğrencisi olduğuna değinerek, "Lataif i Enderûn"u kaynak gösterdikten sonra sesinin güzel olduğunu belirtir. Rauf Yekta Bey, kendinden önce yaşamış olan büyük bestekarların dinî ve dindışı alandaki değerli eserleri iyi bildiğini söylüyor. Bir ömür boyunca her Pazartesi ve Perşembe günleri dergaha giderek ayin okur ve na'thanlık ederdi. Yine Rauf Yekta Bey'in değindiğine göre, o gün hangi ayin okunacaksa Itrî'nin rast makamındaki na'tini irticalen bu makamdan okurdu. Can'lar âyinin hangi makamdan okunacağını sormaya çekinirler, na'tin okunduğu makamdan ayine başlarlardı. Şu hikayede anlatılan olay bunun en güzel bir örneğidir:

"... Büyük yerlerin hepsinde teravih namazının ayin ve ilahilerle kılınması adet olduğundan, her dairenin mevcut olan imamından başka bilhassa Ramazan ayı için, Kur'an-ı Kerîm'i güzel okuyan imam ve mûsikide ihtisası olan güzel sesli beşer altışar da müezzin seçip alırlardı."

"Teravih için her akşam konakların geniş divanhanelerinde halılar ve seccade serilir. beşizli şamdanlar salonun münasip yerlerine yerleştirilirdi, Şehzade dairelerinde, sultan saraylarında, bazı büyük konaklarda harem ile selamlık arasını ayırmak için sofalara büyük kafesler çekilir, kafesin arka tarafından da hizmetçiler için yere sırmalı seccadeler serilirdi. Müezzinler, yatsı vakti olunca çifte ezan okurlar, misafirler ağır ağır kollarını sıvayarak abdest almaya başlarlardı. Müezzin efendiler, arka safta cemaatın toplanmasını beklerler saflar yavaş yavaş dolar, ilahiler ve âyinlerle namaz kılınırdı. Yatsı namazında belirli bir beste takip edilmezse de teravih namazının her dört rekatı kılındıkça, müezzinler tarafından ilahiler ve âyinler yüksek sesle okunurdu. İlk dört rekat bitince saba ve dügah veya bestenigar, ikinci dört rekatta hüzzam, üçüncü dört rekatta ekseriye ferahnak, dördüncüde mutlaka evc, beşincide de acem makamından ilahiler okumak, imamın da mihrapta okunan ilahinin bestesine uygun olarak okumaya devam etmesi şarttı.Şeyhülislam Cemaleddin Efendi, şeyhülislam bulunduğu müddetçe fetva başında ve oradan ayrıldıktan sonra da yalısında bu şekilde iftar ve teravih adetlerini devam ettirmişti."

"Meşhur Kırımlı Ahmed Kâmil Efendi'den sonra Sultan 11. Mahmud'un imamlığına tayin olunan Abdülkerim Efendi ile, o aralık Sultan Mahmud'un müezzinbaşılığında bulunan meşhur mûsiki üstadı Dede Efendi arasında kırgınlık varmış. Bir Ramazan günü Abdülkerim Efendi Padişah'a, Acemlerin saltanatınız hakkındaki ihaneti herkes tarafından bilinmekte bulunduğu halde, Dede Efendi bunu düşünerek teravih namazın da, acem makamından ilahiler okumamak ve buna karşılık şevkefzâ makamını tercih etmek lazım gelirken, kendisinin şevkefzâ makamını kullanmaya bilgisi kafi gelmemesi bu davranışına sebep olmaktadır cevabını verince, Padişah Dede Efendi'nin sanatındaki iktidar derecesini bildiği için ve ayrıca kendisi de mûsikişinas olduğu cihetle, bu hususta bir kanaatı da mevcut bulunduğundan bir gece bir imtihan yapılmasına karar verir. Fakat, bu karar Dede Efendi'ye duyurulmaz."

"Gece teravih namazı kılınırken, dördüncü dört rekattan sonra evc makamından ilahi okunduğu sırada karar gereğince, Sultan Mahmud tarafından gönderilen biri, müezzinlerin yanına giderek, Dede Efendi'ye acem makamını değil şevkefza makamını kullanmasını emrini tebliğ eder. O zamana kadar şevkefzâ makamından hiçbir ilâhi yapılmamış olduğundan ne yapacaklarını şaşıran müezzin efendiler, Dede Efendi'nin yüzüne hayretle bakarlarken, içlerinden biri Dede Efendi'nin işareti üzerine bu makamdan tekbir getirmeye başladığı gibi, imamın da Fatiha-i Şerif'i şevkefza makamında okumakta olduğunu anlamışlar Dede Efendi "Hele bir namazı kılalım da bakalım." demiş ve dört rekat teravih namazı kılınıncaya kadar şevkefzâ makamından bir ilahi bestelemiş ve selam verilir verilmez ilahiye başlayıvermiş. Arkadaşlarının hemen hepsi mûsikî ilminde birer üstad olduklarından, Dede Efendi'ye kulak vererek ağız kalabalığı ile ilâhiyi güzelce okuyup bitirmişler ve padişahın takdirlerini kazanmışlardı."

Bir söylentiye göre de Dede Efendi ile Şakir Ağa arasında bir rekabet başladığından, özellikle Şakir Ağa Sultan Mahmud döneminde, Dede'nin yeniden saraya alınmasını çekemiyordu. Mûsikî anlayışından ve parlak bir hanende olduğundan çok emin olan Şakir Ağa, bu dedikodulardan daha çok etkileniyordu. Bu durum hanendeler arasında da sık sık konuşuluyordu. Dede Efendi'nin sesinin çok parlak olmamasına rağmen, erişilmesi güç bestekârlık kabiliyeti ve okuyuş uslubu ile kendisine üstünlük sağlayacağından emindi. Bu düşüncelerin etkisi ile bir tertip düşündü. Bir fırsatını bularak padişahın huzurunda Dede'yi güç durumda bırakmayı aklına koydu. Niyeti yeni bir makam düzenleyerek gizlice eserler bestelemek ve bunları huzurda okuyarak Dede'yi utandırmaktı. Evc makamına yeni bir çeşni vererek ve yeni bir makam bulduğunu zannederek ki Meragalı Hoca Abdülkâdir bu makamı tarif etmişti bir fasıl besteledi. Bu fasıl için Zeki Mehmed Ağa'ya bir peşrev, Kemanî Ali Ağa'ya da bir saz semaisi ısmarlamıştı.

Her nasılsa işin farkına varan Dede Efendi bu makamın seyir ve karakterini kavramış, kendisi de bazı eserler bestelemişti. Nihayet beklenen gün geldi. Fasla önce başlayan Dede Efendi, bu makamdan eserler okuyunca Şakir Ağa şaşırıp kaldı. Söz konusu olan makam ferahnak makamı idi. Durumu anlayan II. Mahmud'un Şakir Ağa'ya Dede ile boy ölçülemeyeceğini, onun musikîde bir "Canavar" olduğunu söylemesine, Dede'nin çok üzüldüğü söylenir.

BESTEKÂRLIĞI
Dede'nin bestekârlığı konusunda Rauf Yekta Bey'in sözlerini biraz sadeleştirerek şöyle özetleyebiliriz: "...Dede Efendi'nin eserleri uslûb açısından oldukça asil ve kibardır. Büyük bestekârımızın ustalığında her şeyden önce göze çarpan özellik, Türk Mûsikîsi'nde Itrî'lerin ve buna benzer ustaların gayreti ile yüzyıllar dan beri gelişmiş olan geleneksel biçim ve tavrın titiz bir koruyucusu olmasıdır. Bununla birlikte Dede Efendi'nin bu özelliği eserlerini, kendinden öncekilerin gösteremediği yeniliklerle süsleyerek bestelemesine engel olamamıştır. Hiç çekinmeden söyleyebiliriz ki, son yüzyılda XIX. yüzyılda yetişen Türk bestekârları içinde Dede Efendi derecesinde hem klâsik uslûba bütünü ile sadık kalmış, hem de bu uslubun kaide ve şartlarından dışarı çıkmamak kaydı ile yeni nağmeler bulmakta ve yenilikçi eser ortaya koymayı başarmış bir bestekâr daha gösterilemez. Bir de şurası dikkat çekicidir ki, Dede Efendi bazı bestekârlarımız gibi, daha çok yalnız bir tür eserin bestelenmesinde ihtisas sahibi olan ustalardan değildir."

"Bu açıdan bakılacak olursa, Dede Efendi'nin her tür mûsikî eseri bestelemekte gösterdiği olağanüstü başarıyı takdir etmemek imkânsızdır. Dinî mûsikîdeki âyinleri, ilâhileri, durakları ile Dede Efendi adı, mûsiki tarihimizde âdeta eskileri gıpta ettirecek bir yer elde etmiştir. Klasik mûsikî alanında Dede'nin bestelediği kârlar, murabbalar, nakışlar, semâiler değer ve sanat açısından eskilerin eserlerinden aşağı olmadığı gibi, bazı noktalardan eskileri bile geçmiştir. Şarkılarına gelince, o yüzyılda hayatta olan mûsikîşinaslar arasın da Dede Efendi'nin şarkılarından daha parlak ve daha ustalıkla şarkı yapan bir bestekâra rastlanmadığını kesinlikle söyleyebiliriz. Özetle Dede Efendi, yaşadığı sürece Türk Mûsikisi dünyasının hiç bir rakibi olamayan zirvesiydi."

Mesud Cemil, Dede'yi şu şekilde yorumlamış:
"... 111. Selim'in yenileşme isteklerini takip eden Tanzimat devrinin, Garp Mûsikisi ile temas eden bestekârlardan hem an'aneye bağlı, hem de yeni temayülü iyi duymuş olanların başında gelir. O zamanlar saraya yeni gelen Italyan mûsikîşinasları ile Batı'dan esen sanat esintilerine kulağını tıkamamış, bu etki ile Kâr-ı Nev ve "Yine bir gülnihal" güfteli eserleri bestelemiştir. Buna göre Dede'nin iki mühim cephesi vardır: Biri Klasik Mekteb'i kudretle devam ettiren, birisi de yeni ve Garp'ten gelen havayı zamanın şartları içinde yadırgamadan teneffüs eden Dede..."

Ruşen Ferit Kam ise şunları söylüyor:
"...Klâsik sanatı büyük bir kudret ve selâhiyetle devam ettirenlerin başındadır. Harikulâde bir istidal, feyizli bir ilhamın coşkunluğu ile vücûde getirmiş olduğu Mevlevi ayinlerinden ilâhiye, kâr'dan şarkıya kadar dinî ve dindışı besteleri, nevilerinin her bakımdan en güzelleri, en mükemmellerindendir. Eserlerindeki renkler, onun sanatkârlığından süzülerek klâsik bestelerimize aksetmiş olan bu renkler, Dede'nin sanat dehâsının en parlak ışıklarıdır."
"Sultaniyegâh makamı Dede'nin tertiplediği bir makamdır. Bildiğimiz yegâh makamının sesleri arasındaki aralık orantılarını bûselik makamına göre değiştirmiş ve bu yeni ses demeti içindeki melodik seyir ve harekete, bûselik ve nihavend makamından ayrı yeni bir karakter getirmiştir. Bu makamdan bestelediği iki murabba ile ağır ve yürük semâileri, Sultan II. Mahmud'a sunmuştur."

"Eski bestekârlarımız eserlerinin sözlerini Divan Edebiyatı şairlerinin eserlerinden veya kendilerinin bu gibi şiirlerinden seçtikleri halde, Dede bu geleneğin dışına çıkarak bâzı eserlerinde halk şairlerinin, hattâ kendi söylemiş olduğu şiirleri seçmiştir. Görsem seni doyunca, Yüzündür Cihan'ı münevver eden sözleriyle başlayan ve bunlara benzeyen başka eserlerini Batı Mûsikisi'nin etkisiyle bestelemiştir. İtalyan mûsikisi ile kulaktan meşgul olan Dede, bu mûsikinin çok sesli yönü ile ilgilenmemiş olsa bile, melodi kuruluşunu, sonra bizim sengin ve yürük semâilerimizi hatırlatan üçlü ritm ve dinamizmi benimseyerek bir takım ağır vs hafif eserler bestelemiştir. Mesela, yeni kâr demek olan kâr-ı nev şekil ve ritm özellikleriyle kendinden öncekiler den ayrılır eser iki bölümdür: Birinci bölümde rast makamı, orta seslerle karar perdesinden pest tarafa uzatılmış sesler arasındaki melodik hareketlerle karakterlendirilmiş, bu bölüm iki zamanlı ritimle bestelenmiştir. İkinci bölümde yine rast makamı, tiz taraftaki sesler arasında yapılan melodik hareketlerle karakterlendirilmiş ve bu bölüm iki zamanın birleşiği olan üç zamanlı ritimlerle bestelenmiştir ki, bu da Dede'nin Batı'dan gelen üçlü ritmik dinamizmi ile ilgili anlayışlı, başarılı bir örneğidir."

Türk Musikîsi'nin yetiştirdiği en güçlü bestekârlarımızdan biri olan Dede'nin kişiliğinde mûsikîmiz en üst düzeye ulaşmıştır. Dinî ve dindışı mûsikî eserleri ile başlı başına bir "Ekol" olmuş ve kendinden sonra gelen leri tartışılmaz bir biçimde etkilemiş, daha sonra gelen bestekârlar bu etkinin sürekliliğini sağlamıştır. "Geleneksel mûsikîmize eşsiz renkteki melodik akislerle yeni bir uslûb ve kimlik kazandırmıştır. " Ritm-melodi-güfte ilişkisinde erişilmez bir üstünlüğü vardır meselâ, "Mahûr makamındaki beste'nin dörder vuruşlu ölçülere bölünmüş A ve C bölümlerini, bu dört vuruşlu usûlün birleşiği olan (12/8 birleşik ölçü anlayışı ile bestelemiştir. "

Sultanî-yegâh, neveser, saba-bûselik, hicaz-bûselik, araban-kürdî makamlarını tertip eden Dede Efendi, bir mûsikî dehası olarak ses sanatımızda derin izler bırakmış, bestekârlık yolunda her genç sanatkara öncülük ve ustalık etmiştir. Hacı Ârif Bey ayrı tutulursa, şarkı formunda Dede Efendi çapında bir başka beste kar yetişmemiştir. Yukarıdan beri anlatıldığı gibi, eserlerinin pek çoğunun bestelenişi bir nedene dayanıyor. Ferahfeza makamındaki eserlerinin bestelenişinin de ilginç bir hikâyesi vardır

" .. 1249 Hicret yılının Ramazan ayının ilk günü, 1834 Miladi sene Ocak ayının on birinci gününe rastlamıştı. Bu kış ramazanının bir gecesinde Hamamî-zade İsmail Dede ile arkadaşları, Topkapı Sarayı'nın arkasındaki Serdap Kasrı'nda (bu kasır Rumeli demiryolu yapılırken yıktırılmıştır) toplanmışlar, Padişah Sultan Mahmud'un huzurunda arazbar-bûselik faslı yapmışlardı. Fasıl bittikten sonra Sultan Mahmud, sazende ve hanendeleri şu sözlerle tebrik ve teşvik etmişti: (Bu gece pek tatlı bir vakid geçirdim kendimi âdeta Cennet'te sandım... Arazbar-Bûselik faslı şimdiye kadar bu derece parlak okunup çalınmamıştır ancak, Mevsim-i Nevrûz erişdi geldi eyyam-ı bahar sözleriyle başlayan kâr, Amcam Sultan Selim'in tahta çıktığı yılın baharında, Çağlayan Kasrı'na gittiği gün okunmak üzere bestelenmiş bir eser olduğundan böyle kış ortalarında okunması bana biraz mevsimsiz gibi geldi. Dedem Ferahfeza makamında bu kasr için kâr'ı ile beraber senden mükemmel bir fasıl isterim. Haydi göreyim seni Bayram ertesine kadar hazır olsun İnşallah yine burada dinlerim..."

"Ramazan'ın yarısı geçmişti kaybedilecek vakit yoktu. Dede bayram ertesi istenileceği şüphesiz olan ferahfeza kâr için önce bir güfte hazırladı. Bunu besteledikten sonra,"

"Ey kaşı keman tir-i müjen cânıma geçti" mısraı ile başlayan Beste'yi ,"Bir dilber-i nâdide, bir kamet-i müstesna" ve "Bu gice ben yine bülbülleri hâmuş etdim" sözleri ile başlayan ağır ve yürük semâileri besteledi. Tanburî Musahib Zeki Mehmed Ağa da güzel bir peşrev ile saz semaisi yapmış ve bestelenen bu eserler geceli gündüzlü çalışılarak hanende ve sazendelere geçilmişdi. Nihayet beklenen gece geldi. Serdap Kasrı o gece rengarenk fenerlerle, kandillerle donatılmıştı. Sultan Mahmud, yanında Damad Said Paşa olduğu halde memnun, sevinçli, heyecanlı kasra geldi. Musahib Said Efendi'nin bazı güzel fıkra ve hikâyeleri padişahı bir kat daha neşelendirdi. Nihayet adet olduğu üzre serilen ehramlar üzerinde hanende ve sazendeler yerlerini aldılar ve o gece ferahfeza faslı peşrevi ile, kar'ı ile, beste, ağır ve yürük semailer, şarkılar ve saz semaisiyle en güzel, en mükemmel şekilde çalındı, söylendi. Sultan Mahmud bundan son derece memnun olmuştu. Dede'yi yanına çağırarak göğsüne kendi eli ile Murassa İftihar Nişanı'nı taktı. Dede'ye yetişenlerden işitildiğine göre, kendisi bu nişanı törenlerde ve Akbıyık Mahallesi'nde hediye edilen konakta mûsikî meşkleri yaptığı günlerde göğsünden çıkartmazmış. Hatta Merhum Zekâi Dede, hocası Eyyubî Mehmed Bey'le ilk defa meşke gittiği gün Dede'yi bu nişanla gördüğünü anlatır ve "Göğsünde atnalı gibi mürsağ koca bir nişan olduğu halde köşeye oturup çubuk içerken gördüğüm Dede'nin hayali hiç gözümün önünden gitmez" dermiş.

Dede Efendi'den bugüne kadar uzanan, zaman zaman sönen ışıklı ve renkli sanat köprüsünü görebilir, bunları ulusal benliğimizde duyabilirsek, aşağıdaki satırlarda belirtilen gerçekleri kabul etmemiz gerekir. Eğer bir eleştiri yapmadan sırtımızı döner ve görmek istemezsek, bugün içine düştüğümüz çarpık durum ve mûsikî sanatımız adına işlenen cinayetlerle karşılaşırız. Bu nedenle şu satırları sık sık anmakta yarar vardır: "

Dede Efendi'yi, Yahya Kemal ve Tanpınar'ın yaptığı gibi, çevre ve kültüre yerleştirince daha iyi anlar ve eserlerini dinlerken onlarda hayatın gizli akislerini ve yankılarını buluruz." "mûsikîyi anlamak için onu içinde duymak ve yaramak lâzımdır. Yahya Kemal'in "İsmail Dede'nin Kainatı" başlıklı şiiri ile Ahmed Hamdi Tanpınar'ın "Yaşadığım Gibi" adlı kitabına alınan yazı, Dede'nin duyanlara ne gibi duygular ve hayaller telkin ettiğini çok güzel gösterir. Kültür bir süreklilik ve yeniden doğuştur.

Yahya Kemal İsmail Dede'nin Kâinatı adlı ,şiirinde bu süreklilik ve yeniden doğuşu güzel bir beyitle ifade eder:

Şeb-i lâhûtta manzûme-i ecram gibi
Lâiz-i bişnev'le doğan debdebe-i manâyız
Bakmasını bilirsek Mevlânâ`dan Dede Efendi'ye, Dede Efendi'den bugüne gelen o ebedî ruh ışığını görebiliriz.... Yeni nesillerin harf ve dil engelleri dolayısıyla eski Türk kültürüne girmeleri biraz güçtür fakat mimari ve mûsikînin kapıları, duyan ve düşünen herkese açıktır. Eski ile yeni arasında köprü kurmak isteyenlere Dede Efendi, büyük bir dost ve yol gösterici olabilir.

HATTATLIĞI VE ŞAİRLİĞİ
Dede Efendi'nin "Hat" sanatı ile ilgisini, Etem Ruhi Ungör'ün bir araştırmasından öğreniyoruz.İlgili araştırmaya gore Sultan III. Selim Çamlıca'da Sarıkaya civarında yaptırdığı bir sarayı annesine tahsis etmiş. Annesinin ölümünden sonra da Esma Sultan'a vermiş. İsmail Dede yazdığı bir kasideyi kendi yazısı ile hazırlayarak tezhip ettirmiş.Eserin altında "Ketebehû el-fakiyr Derviş İsmail'ul-mevlevî musahib-i Hazret-i Sultan Mahmud Hân-ı Gazi" imzasının bulunduğu bildiriliyor. Düz yazıda da başarılı olduğu Yenikapı Mevlevihanesi "Ayin Defteri"ndeki yazılarından anlaşılıyor.

Metin içinde sözünü ettiğimiz bestelerin sözleri ile saba makamındaki ayininin "Olduk yine biz secde ber-i nâr-ı muhabbet" ve III.Selâm'daki "Ey maksad-ı âşıkıyn olan Mevlânâ" ile "Men bîser-ü sâmânem" rubaileri, daha bir çok bestelerinin sözleri Dede'nin şairane tabiatından kaynaklanmıştır.

Bu büyük musikî ustamız da, kendinden önce yaşamış ve çağdaşı olan büyük bestekârlarımız gibi halk şiirinin zevkine varmış, bu şairlerimiz gibi şiirler söylemeye çalışmıştır. Bütün bunlara rağmen Dede'nin, bestekârlığı ve mûsikîşinaslığı ölçüsünde bir şair olduğu söylenemez. Bu şiirlere giydirdiği melodiler, güftelerin şiiriyetinden çok daha değerlidir. Bu şiirlerinden bir kaç örnek vermekle yetiniyoruz:

Dil bir güzele
Meyletti hele,
Fâş etme ele,
Sevdim ben seni.
Dil sevdi seni,
Rûyünde beni,
Ol sim gerdeni,
Yaktın bendeni.
Samur gibi kaş,
On altıdır yaş,
Gel eyleme fâş,
Dil sevdi seni.
Rakiyble gezme,
Bağrımı ezme,
Gözlerin süzme,
Sevdim ben seni.
***
Girdi gönül aşk yoluna,
Bakmaz sağına, soluna,
Almış âşıkı koluna,
Âhâ gözlerin, gözlerin,
Şirin sözlerin, sözlerin.
Aldandı gönül fendine,
Bağlandı zülfün bendine,
Kul etti beni kendine,
Âhû gözlerin, gözlerin.
Şirin sözlerin, sözlerin.
"Minarenin alemi
***
Kara kaşın kalemi
Sana güzel dedimse
Yak mı dedim âlemi"
mânisi ile Dede'nin şu şiirinin benzerliği dikkat çekicidir:
Senin aşkın elemi,
Yakıyor hep âlemi,
Yakar isen beni yak,
Yakma bütün âlemi.
Aman, aman sevdiğim,
Edâsına yandığım.
Yar sevende derd olmaz,
Yar sevmeyen merd olmaz,
Yar sözümü dinlemez,
Bundan büyük derd olmaz.
Aman, aman sevdiğim,
Edâsına yandığım.
***
Aşık olalı sen yâre gönül,
Yanmakta yürek, pür yâre gönül,
Tek etme fedâ sen bu kulunu,
Râzı oluyor âzâre gönül.
Uslanmayacak hiç çaresi yok.
Divâne gönül, biçâre gönül.
Aşk âteşine yaktı özümü,
Bilmemki nice tutmaz sözünü,
Ağlar göricek gül ruhlarını,
Tâciz ediyor iki gözümü.
Uslanmayacak hiç çâresi yok;
Divâne gönül, biçâre gönül.
Bin türlü sitem, bin türlü melâl,
Görmüşse dahi terbiye muhâl,
Gerçi bilirim ettiklerini,
Sen bakma yine ey ruhları al.
Uslanmayacak hiç çâresi yok;
Divâne gönül, biçâre gönül.

ŞARKI
Ben seni sevdim seveli kaynayıb coştum,
Aklımı yağmaya verib fikrimi şaştım,
Mecnûn-i sergerdan olub dağlara düştüm,
Aklımı yağmaya verib fikrimi şaştım.
Sor güle bülbül ne çeker hârın elinden,
Bir dahi gül koklamayım nâdan elinden,
Nerede mesken tutayım dilber elinden?
Aklımı yağmaya verib fikrimi şaştım.
Ben seni sevdim seveli döndüm deliye,
Huyunu benzettim hele hûri, meleğe,
Gönlümü vermiştim sana geri almaya,
Aklımı yağmaya verib fikrimi şaştım.
Bu söyleyişlerdeki halk şiirine yaklaşış, kullanılan Türkçe'nin sadeliği ve samimiliği Dede gibi bir musiki ustası için çok önemlidir .Uzaktan uzağa bir Mustafa Çavuş şiirinin kokusu seziliyor .Bu tür şiirlerinden başka, Divan şiiri biçiminde âşıkane ve Farsça şiirleri de vardır .

ESERLERi
A -Dini Mûsıkî Eserleri:
Dindışı Mûsıkî eserleri ile dini Mûsıkî eserleri karşılaştırılırsa, her iki türün özelliklerini hakkiyle kavramış olduğu mistik duyuş ve heyecanı dindışı eserlerine yansıtmadığı görülür . Sadeddin Nüzhet Ergun bunlardan bir tanesi için, suzidil makamında bir bestesini dinleyen Sultan 11. Mahmud'un ilâhiye benziyor demesi üzerine aynı eseri ilâhi şeklinde yeniden bestelediğini söylüyor .73 Dede Efendi bir ömür tükettigi mevlevihânenin mistik atmosferi içinde, havayı teneffüs ede ede yetiştiğinden ve kendinden önce yaşamış olan bestekârların dini eserlerini en doğru şekilde bildiğinden bestelerinde harikalar yaratmasını bilmiştir .Dini Mûsıkîmizi Ali Nutki Dede ile Abdülbaki Nasır Dede'den öğrenmiş olması bile onun bu yoldaki sanatı hakkında yeterli kanıyı verir .
Dede Efendi, dini Mûsıkîmizin en büyük beste formlarından biri olan Mevlevi Ayinlerinden yedi tane besteledi. Ali Nutki Dede'ye ait olduğu bilinen şevk-u tarab makamındaki âyinin Dede Efendi'ye ait oldugu hakkında kuşkular vardır Bestenigâr makamındaki âyininden söz ederken yedi âyininin olduğunu söylemesi Ali Nutki Dede'nin başka bir Mûsıkî eseri bestelememiş olması bu kuşkuyu güçlendirecek mahiyette olduğu ileri sürülüyor.Dini eserlerinin bilinenlerinin sayısı elli kadardır:

1 -Saba Ayin: ilk kez 1823 (17 Cemâziyelâhır 1239) Yenikapı Mevlevihânesi'nde okundu.

2 -Nevâ Ayin: Dede Efendi'nin bestelediği ikinci âyindir. 17 Nisan 1824 (17 Şaban 1239) tarihinde icrâ edildi.

3 -Bestenigâr Ayin: Bu âyin 1. Selâm, 3. Selâm ve ''Hezar âferin''e kadar bestelenmiş, buna saba makamındaki âyininin 2. Selâm'ı eklenmiştir .ilk kez 1832'de Yenikapı Mevlevihânesi'nde okundu.

4 -Saba-Bûselik Ayin: ilk okunuş tarihi 14 Kasım 1833'tür .Ayini 1. Selâm olarak besteleyen Dede Efendi, buna neva makamındaki âyininin 2., 3., 4. Selâm'larını eklemiştir.


H. İsmâil Dede'nin kendi el yazısı ile Hüzzam Âyin'den bir nüsha. (M. Mardakçı arşivinden)

5 -Hüzzam Ayin: Önce 1. Selâm olarak bestelenmiş, bu selâm'ın sonuna saba makamındaki âyininin diğer selâm'ları eklenmiştir .ilk okunuş tarihi 1830'dur .Daha sonra Dede Efendi bütün selâm'ları aynı makamdan besteleyerek eseri tamamlamıştır .

6 -Isfahan Ayin: ilk kez 1836'da (25 Ramazan 1252) okundu. Bir selâm olarak bestelenmiştir .Bundan sonrasında ya saba ya da dügâh âyinin 2. Selâm'ından sonrası okunurdu.

7 -Ferahfeza Ayin: Bu âyini Sultan 11. Mahmud'un istegi üzerine bestelemiştir. Dede Efendi bu eserini beğenmediğini, sipariş üzerine bestelemek zorunda kaldığından yakınırmış. Ayinin ilk icrâ tarihi 3 Nisan 1839'dur (18 Muharrem 1255).

Bu son âyinin okunacağı tarih daha önceden Padişaha haber verilmiş, o gece Yenikapı Mevlevihânesi ağzına kadar dolmuştu. Herkes heyecanla padişahı beklerken, saraydan gelen bir görevli hastalığı nedeni ile padişahın gelmesinin kuşkulu olduğunu bildirdi. Bulunanların neşesi kaçmakla birlikte semahâneye girildi.Na't okunduğu sırada padişah dergâha gelmişti. Yeniden neşelenen heyet âyini coşkun bir şekilde icra etti.Mukabele'nin sonunda 11. Mahmud Dede'yi ''Mahfil''e çağırtarak, ''-Hasta idim, gelemeyecektim... İyi etmişim...Adeta iyileştim'' gibi sözler söyleyerek ''ihsanlarda'' bulunmuştu.

Diğer dini eserlerden ilâhi, savt, durak ve tevşih'ler bestelemiştir .Yalnız savt'larının sayısı yirmiyi bulur .Özellikle ilâhileri çok sanatlıdır.Son dini eserinin, sözleri Yunus Emre'ye ait olan, hac yolculuğu sırasında bestelediği, ''Yürük değirmenler gibi dönerler'' güfteli ilâhisi olduğu ileri sürülüyor .

B -Saz Eserleri:

Bilinenleri peşrev ve saz semâisi olmak üzere üç eserden ibarettir .

C -Dindışı Eserleri:
Kâr , kâr-ı nâtık, beste, ağır semâi, yürük semâi, şarkı, türkü, köçekçe olmak üzere beş yüzden çok eser bestelediği halde, bunlardan iki yüz seksen kadarı biliniyor .''Dede'nin rast makamında bestelediği kâr-ı nâtık elimizde bulunanların en güzellerindendir. Makamlar şunlardır: rast, rehavi, nikriz, pençgâh, mahûr,neva, uşşak, bayati, nişâburek, nihavend, nühüft, saba, dügâh, hüseyni, hisar, muhayyer, bûselik, hicaz,şehnaz, rahatülervah, bestenigâr, ırak, evc ve sonunda daha hareketli bir tempo içinde yine rast makamı.
Eser yirmi üç makam ve bu makamların melodik özelliklerini gösterir. Bu kâr-ı nâtık başından sonuna kadar semâ denen üçlü ritimle bestelenmiş ve her makamın melodik karakteri dörder ölçülük tek cümle, bazıları sekizer ölçülük çift mûsiki desenleriyle ifâde edilmiştir.''

ÖĞRENCİLERİ

Dede Efendi'nin başlıca öğrencileri şu ünlü mûsikişinaslardır: Eyublu Mehmed Bey , Mutaf-zâde Hacı Ahmed Efendi, Yaglıkçı-zade Bursalı Ahmed Efendi, Vahib Efendi, Çilingir-zade Ahmed Aga, Halim Bey, Dellâl-zade İsmail Efendi, Hoca Zekâi Dede Efendi, Nikogos Ağa, Azmi Dede, Hâfız Hamdi Bey, Yeniköylü Hasan Efendi, v.b.



Rûhu Şâd Olsun..........



İsmail Dede Efendi'nin Eserleri
Makam Tur Sarki Usul
Acem Ağır Semai Mecliste yine kaamet–ı canana sarılsam Aksak Semai
Acem Aşiran Ağır Semai Ey lebleri gonca yüzü gül serv–ı bülendim Ağır Sengin Semai
Acem Aşiran Şarkı Lutfeyle meded rahmeyle şeha Aksak
Acem Aşiran Beste Meşam–ı hatıra buy–ı gül–ı safa bulagör Zencir
Acem Aşiran Yürük Semai Ne heva–yı bağ–ı sazed ne kenar–ı kişt–ı mara Yürük Semai
Acem Aşiran Şarkı Oldu gönül üftade Aksak
Acem Kürdi Şarkı Bir güzele bende gönül Yürük Semai
Acem Kürdi Beste Ruz–u şeb bu cihan–içre eyledikçe geşt–u güz Muhammes
Araban–Buselik Ağır Semai Sevdim seni yosma fidan Aksak Semai
Araban–Kürdi Kâr Gonca–ı ikbal handid vü dem– devlet resid Hafif
Arazbar İlahi Ben yürürüm yane yane Düyek
Arazbar Yürük Semai Derdim bana kar eyledi dermana el elmez Yürük Semai
Arazbar İlahi Ey aşık–ı dil–dade Düyek
Arazbar Beste Ol peri–veş kim melahat mülkünün sultanıdı Muhammes
Arazbar Beste Sarhoş olurum lal–ı leb–ı yar görünse Remel
Arazbar Ağır Semai Vad etmiş idin ey gül–ı ter vakt–ı şitada Ağır Aksak Semai
Arazbar Şarkı Yine bahar çayır çemen üstüne Aksak
Bayati Şarkı Ağlatma beni incitme aman Ağır Aksak Semai
Bayati Şarkı Bir bi–bedel şuh–ı cihan Düyek
Bayati Beste Bir gonca femin yaresi vardır ciğerimde Ağır Hafif
Bayati Şarkı Dilberi sazın nevası Düyek
Bayati Şarkı Ey gamzesi fettan hemi gisusuna didem Ağır Aksak
Bayati Şarkı Gel derim gelmez yanıma Aksak
Bayati Şarkı Her dem edip meyl–ı cefa Ağır Düyek
Bayati Şarkı Karşıdan yar güle güle Aksak
Bayati Şarkı Mübtelayım ey gül–ı rana sana Aksak
Bayati Şarkı Nice bir aşkınla feryad edeyim ** Ağır Aksak
Bayati Ağır Semai Söylen ol afete dünyayı harab eylemesin Aksak Semai
Bayati İlahi Yandıklarım şam–u seher Düyek
Bayati Araban Şarkı Aklın alır aşıkların deli eyler Aksak
Bayati Araban Şarkı Arz–ı halim benim lutf–u dilbere kalsın Ağır Düyek
Bayati Araban Şarkı Canımı aşka salmışım bahr–ı cefaya dalmışı Yürük Semai
Bayati Araban Şarkı Sevdim seni yosma fidanım Curcuna
Beste–Isfahan Şarkı Bir bülbül–i bağım ki ne zir–u ne bemim var Ağır Aksak
Beste–Isfahan Şarkı Gülistan–ı ruhun seyr etmeye uşşak özenmiş Curcuna
Bestenigar İlahi A sultanım sen var iken ya ben kime yalvarayım Düyek
Bestenigar Şarkı Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum Curcuna
Bestenigar Peşrev Bestenigar Peşrev Devr–i Kebir
Bestenigar Beste Dil oldu şimdi meftun bir afet–ı zamane Lenk Fahte
Bestenigar Beste Erişti mevsim–ı gül seyr–ı gülsitan edelim Zencir
Bestenigar Ayin Ey kıble–ı ikbali cihan haki deret Değişmeli
Bestenigar Şarkı Hayli demdir bağlanıp kaldık şitada zar ile Ağır Aksak
Bestenigar Yürük Semai Kurban–ı tü zülf–ı anber–efşan–ı tü Yürük Semai
Bestenigar Ağır Semai Men bende şodem bende şodem bende şodem Ağır Aksak Semai
Bestenigar Beste Meşam–ı hatıra buy–ı gül–ı safa bulagör Zencir
Bestenigar İlahi Olmayacak senden ata kul neylesin Rabbena Düyek
Bestenigar Şarkı Pek naziktir ince belin Aksak
Bestenigar İlahi Ya İlahi cümle sensin cümle sen Düyek
Bestenigar Tevşih Ya rahmeten lil–Hakk ya Resul Düyek
Bûselik Yürük Semai Dehr olmada bu sur ile mamur–ı meserret Yürük Semai
Bûselik Şarkı Eda ile revişlerin Türk Aksağı
Bûselik Beste Olduk yine bu şevk ile mesrur–ı meserret Remel
Bûselik Kâr Sur–ı şahi eyledi alam–ı tayy Hafif
Bûselik Şarkı Zülfündedir benim baht–ı siyahım Ağır Aksak Semai
Çargah Şarkı Bak perime pür–küşa–yı itila Ağır Aksak
Dügah Peşrev Dügah Peşrev Devr–i Kebir
Dügah İlahi Gel ey salik diyem bir söz ki haktır Düyek
Dügah Şarkı Neyle zabtetsem dil–ı divanemi Ağır Aksak
Evc İlahi Benim Mecnun–sıfat Leyla'sı aşkın Düyek
Evc Şarkı Bülbül–asa ruz–u şeb karım neva Ağır Aksak
Evc Şarkı Ebrulerinin zahmı nihandır ciğerimde Ağır Aksak
Evc Şarkı Geçen hafta kayıkla ben geçerken Evfer
Evc Şarkı Sevdim bir gonca–ı rana Aksak
Evc Şarkı Söyleyin ol nev–civan Aksak
Evc Şarkı Suz–ı firkat sinemi dağlar benim Ağır Aksak
Evc–Bûselik Beste Ağlar inler payine yüzler sürer gönlüm Ağır Çenber
Evc–Bûselik Beste Ayb eder hal–ı dil–ı aşüfte–samanım gören Muhammes
Evc–Bûselik Ağır Semai Koy açılayım bilsin her razımı cananım Sengin Semai
Evc–Bûselik Yürük Semai Sakıya mest–ı müdam eylesen olmaz mı beni Yürük Semai
Evc–Maye Şarkı Bir gemim var deryalarda paslanır Düyek
Evcara Şarkı Bir letafetli hava kim bu şeb ey mahlika Devr–i Revan
Evcara Şarkı Gel ey güzeller serveri Aksak
Evcara Şarkı Hüsnüne mail gönlüm ezelden Aksak Semai
Ferahfeza Ağır Semai Bir dilber–ı nadide bir kamet–ı müstesna Sengin Semai
Ferahfeza Şarkı Bir verd–i rana etdim temaşa Semai
Ferahfeza Ayin Bişnev ez ney çün şikayet mikuned Değişmeli
Ferahfeza Yürük Semai Bu gece ben yine bülbülleri hamuş ettim Yürük Semai
Ferahfeza Şarkı Bülbül–ı hoş neva Semai
Ferahfeza Şarkı El benim çün seni sarmış biliyor Ağır Aksak
Ferahfeza Beste Ey kaşı keman tir–i müjen canıma geçti Firengi Fer
Ferahfeza Kâr Kasr–ı cennet havz–ı kevser ab–ı hay Muhammes
Ferahfeza İlahi Şuride vü şeyda kılan Düyek
Ferahnak Şarkı Beğendim seni geçmem asla ben Düyek
Ferahnak Şarkı Ben mübtela olsam sana Aksak
Ferahnak Ağır Semai Dil–ı biçareyi mecruh eden tiğ–ı nigehindir Aksak Semai
Ferahnak Savt Durman yanalım ateş–i aşka
Ferahnak Şarkı Ey şuh–ı cihan sevdi seni can ** Aksak
Ferahnak Beste Figan eder yine bülbül bahar görmüştür Zencir
Ferahnak Şarkı Senin–çün ey şeh–ı huban Ağır Düyek
Gerdaniye Şarkı Bir dilberi sevip bilmezem noldum Düyek
Gülizâr Köçekçe Bi–vefa bir çeşm–ı bi–dad Aksak
Gülizâr Köçekçe Nazlı nazlı sekip gider Çifte Sofyan
Gülizâr Şarkı Reha bulmadım zülfün telinden Ağır Düyek
Gülizâr Köçekçe Sular gibi çağladığım Aksak
Gülizâr Köçekçe Sular gibi çağlarım ben Aksak
Hicaz Şarkı Aşkınla ben ey nazenin Düyek
Hicaz Köçekçe Baharın zamanı geldi a canım Aksak
Hicaz Şarkı Ben bilmedim bana noldu Ağır Düyek
Hicaz Şarkı Çokdur gönülde dağ–ı melalim Ağır Düyek
Hicaz Ağır Semai Etmezem ikrar–ı aşkı saklarım canım gibi Aksak Semai
Hicaz Beste Ey çeşm–i ahu hicr ile tenhalara saldın beni Ağır Düyek
Hicaz İlahi Gelin gidelim Allah yoluna Düyek
Hicaz Peşrev Hicaz Peşrev Devr–i Kebir
Hicaz Şarkı Mah yüzüne aşıkanım Aksak
Hicaz Beste Ol mahtabı aceb gösterir mi bana felek Zencir
Hicaz Şarkı Seyr–ı gülşen edelim ey şivekar Ağır Düyek
Hicaz Yürük Semai Yine neşe–ı muhabbet dil–u canım etdi şeyda Yürük Semai
Hicaz Şarkı Yine noldu sana nevres–fidanım Aksak
Hicaz Köçekçe Yine yeşillendi dağlar çemeni Aksak
Hicaz–Buselik Yürük Semai Açıl açıl gel efendim cihan bahar olsun Yürük Semai
Hicaz–Buselik Ağır Semai Bir afetin aşkıyle gönül eyledi ülfet Ağır Aksak Semai
Hicaz–Buselik Beste Bülbül gibi feryad–ı figanım seheridir Ağır Remel
Hicaz–Buselik Beste Cana beni aşkın ile ferzane eden sensin Lenk Fahte
Hicaz–Buselik Şarkı Ey mürüvvet madeni kan–ı kerem Devr–i Hindi
Hisâr Şarkı A canım kaanıma girdin Aksak
Hisâr Tevşih Ey risalet bustanında hıraman serv–kad Nim Evsat
Hisâr Beste Gönül ol gonca–femin bülbül–ı aşüftesidir Çenber
Hisâr Yürük Semai Hava güzel yine gülşende gösteriş günüdür Yürük Semai
Hisâr–Bûselik Ağır Semai Ey hüma–yı padişahi ber–ser–ı bala–yi tü Sengin Semai
Hisâr–Bûselik Beste Her sözün uşşak ihsan her kelamın lutf–ı tam Muhammes
Hisâr–Bûselik Şarkı Hüsnün gibi ey bi–vefa Düyek
Hisâr–Bûselik Kârçe Ruy–ı tu cam–ı tarab–ı gülgun bad Devr–i Revan
Hisâr–Bûselik Yürük Semai Yine bezm–ı iyş–ı vuslat dil–ı bi–karare düştü Yürük Semai
Hümayun Köçekçe Bir sevda geldi başıma Aksak
Hümayun Şarkı Tırmana tırmana çıktım yapıdan Aksak
Hüseyni Peşrev Hüseyni Peşrev Devr–i Kebir
Hüseyni Tevşih Nur–ı Fahr–ı Alem'e bir zerre olmaz aftab Yürük Semai
Hüzzam İlahi Bağrımdaki biten başlar Düyek
Hüzzam Şarkı Bir dil düştü sana yarim ah bu dem Düyek
Hüzzam Şarkı Bir güzel aldattı beni Aksak
Hüzzam Şarkı Bir nevcivanın hüsn–ı cemali Türk Aksağı
Hüzzam Şarkı Derdim dermanı sensin ey peri Ağır Aksak
Hüzzam Şarkı Ey gül–ı bağ–ı eda Aksak
Hüzzam İlahi Ey sufi–ı ehl–ı safa ez–can be–ku Allah hu Devr–i Revan
Hüzzam İlahi Eya alemlerin şahı tecelli kıl teselli kıl Muhammes
Hüzzam Beste Gören fütade olur hüsn–ı bibahnesine Zencir
Hüzzam Şarkı Halimi bir kerre takrir eylesem sultanıma Ağır Düyek
Hüzzam Ayin Mahest–ü nemi danem hurşid–ı ruhat yane Değişmeli
Hüzzam Yürük Semai Reh–ı aşkında edip kaddimi kütah gönül Yürük Semai
Irak İlahi Aşkınla yandır sultanım Allah Düyek
Irak Beste Bir ah ile ol gonca feme halin ayan et Remel
Irak Yürük Semai Hasretle tamam nale döndüm sensiz Yürük Semai
Irak Beste Her zaman piş–ı nigahımda hüveydasın sen Devr–i Kebir
Irak Şarkı Hüsnün gibi ey bi–vefa Düyek
Irak Şarkı Netdim sana ben bi–vefa zalim Aksak
Irak Ağır Semai Nice bir ağlayalım aşk ile her gah meded Aksak Semai
Isfahan Yürük Semai Ah eylediğim serv–ı hıramanın içündür Yürük Semai
Isfahan Şarkı Aşık olalı sen yare gönül Aksak
Isfahan Ağır Semai Ya rab kime feryad edeyim yarin elinden Ağır Aksak Semai
Isfahan İlahi Yandım yakıldım ben nar–ı aşka Düyek
Karcığar Köçekçe Benli'yi aldım kaçaktan Aksak
Karcığar Şarkı Gel açıl gül aslı ne durduğunun Devr–i Hindi
Karcığar Köçekçe Gel derim gelmez yanıma Aksak
Karcığar Köçekçe Girdi gönül aşk yoluna Aksak
Karcığar Yürük Semai Göz gördü gönül sevdi seni ey yüz–u mahım Yürük Semai
Karcığar Köçekçe İki de turnam gelir allı kareli Aksak
Mahur Şarkı Bir gonca–fem etti zuhur Sofyan
Mahur Beste Ey gonca–dehen har–ı elem canıma geçti Hafif
Mahur Şarkı Gördüm bugün cananı dil Düyek
Mahur Şarkı Sana layık mı ey gülten çevirdin ruyini bend Aksak
Mahur Yürük Semai Yine zevrak–ı derunum kırılıp kenare düştü Yürük Semai
Mâye Şarkı Firkatin halim perişan etti gel Ağır Düyek
Mâye Beste Olmamak zülfün esiri dilbera mümkin değil Zencir
Mâye Ağır Semai Sermest–ı gamım bad–ı ciğerimden Ağır Aksak Semai
Mâye Şarkı Sünbüle karşı açıp perçemin ihsan eyle ** Ağır Aksak Semai
Muhayyer Şarkı Ben sana aşık değilim Yürük Semai
Muhayyer İlahi Deldi bağrım bülbül–ı bi–çare nalanın senin Nim Evsat
Muhayyer İlahi Düşeli bu aşkın canım evine Düyek
Muhayyer İlahi Ey derde derman isteyen yetmez mi derd der Düyek
Muhayyer Şarkı Sevdiceğim aşıkını ağlatır Yürük Semai
Muhayyer İlahi Toprakta yatacak teni Düyek
Muhayyer İlahi Ya Rabbi aşkın ver bana Düyek
Muhayyer İlahi Ya Rabbi nurun hakkı–çün Düyek
Muhayyer–Bûselik Beste Bir tarftan baht durmaz durmadan yüz dönd Hafif
Muhayyer–Sünbüle İlahi Düyek
Muhayyer–Sünbüle Yürük Semai Bağlandı gönül zülfüne divaneliğinden Yürük Semai
Müstear Şarkı Gönlümü bend etti ol mah Aksak
Nev'eser Yürük Semai Diyemem sine–ı berrakı semenden gibidir Yürük Semai
Nev'eser Beste Nasıl eda bilir ol dilber–ı fedayı görün Zencir
Nevâ Yürük Semai Ey gonca–dehen ah–ı seherden hazer eyle Yürük Semai
Nevâ Ağır Semai Ey gonca–i bağ–ı cihan vey zinet–i destar–ı can Ağır Aksak Semai
Nevâ Ayin Ey tecelligah–ı canem ruyi tu Değişmeli
Nevâ Şarkı Gül–zara salın mevsimidir geşt–u güzarın Ağır Aksak Semai
Nevâ Ağır Semai Hayli demdir bir gül–ı ruhsare oldum mübtel Aksak Semai
Nevâ Şarkı Müşkil oldu suzişim etmek nihan Aksak
Nevâ Beste Piyaleler ki o ruhsar–ı ale dür götürür Zencir
Nevâ Beste Zeyn eden bağ–ı cihanı gül müdür bülbül müdür Muhammes
Nihâvend–i Kebîr Yürük Semai Rencide sakın olma nigah eylediğimden Yürük Semai
Nişabur Durak Durak Evferi
Nişabur Yürük Semai Teşrifin ile alemi reşk–ı irem eyle Yürük Semai
Nişaburek Ağır Semai Gahi ki eder turrası damanını çide Aksak Semai
Nühüft Şarkı Bend oldu dil bir şuh–ı cihana Ağır Aksak
Nühüft Durak Benim Mansur–ı aşk hub dare geldim Durak Evferi
Nühüft Şarkı Ey serv–ı naz–ı nevresim Ağır Düyek
Nühüft Şarkı Kasdı o şuhun dil–ı azare mi Yürük Semai
Nühüft İlahi Ya İlahi canımın cananısın Düyek
Pençgâh İlahi Gül müdür bülbül müdür şol zar–u efgaan eyleyen Evsat
Pesendîde Yürük Semai Ey afet–ı can–ı aşık azar Yürük Semai
Pesendîde Beste Her ne dem aşkıyla deryalar gibi cuş olayım Darb–ı Fetih
Pesendîde Yürük Semai Ne gönül safaya mecbur ne esir–ı dilberdir Yürük Semai
Rahat'ül Ervâh İlahi Benim Mecnun–sıfat Leyla'sı aşkın Ağır Çenber
Rast İlahi Aşkınla cihan beste Sofyan
Rast İlahi Bilirsen ben de senin Allah'ım Düyek
Rast Şarkı Bu hüsn ile sen dilruba Sofyan
Rast Şarkı Dil bir güzele meyl etti hele Sengin Semai
Rast Şarkı Gördükçe ben ey meh–cemal Aksak
Rast Şarkı Görsem seni doyunca doyunca seni görsem Düyek
Rast Kâr–ı Nev Gözümde daim hayal–i cana Ağır Düyek
Rast İlahi Hakka aşık olanlar zikr'Ullahtan kaçar mı Sofyan
Rast Şarkı Mahmur güzel gaayet güzel Düyek
Rast Kâr–ı Natık Rast getirip fend ile seyretti Hümayı Yürük Semai
Rast Şarkı Sevdi gönlüm bir dilberi Aksak
Rast Şarkı Üftadenim ey bi–vefa Düyek
Rast Şarkı Yine ahlar etti peyda Düyek
Rast Şarkı Yine bir gül nihal aldı bu gönlümü Semai
Rast Şarkı Yüzündür cihanı münevver eden Yürük Semai
Rast–ı Cedîd Kâr Aşk–ı tü nihal–ı hayret amed Hafif
Rast–ı Cedîd Ağır Semai Ba–tü yek dem baht–ı bed hem–dem nemi sazed mera Sengin Semai
Rast–ı Cedîd Beste Navek–ı gamzen ki her dem bağrımı pür–hun Çenber
Rast–ı Cedîd Yürük Semai Oynar yürek terennüm–ı çeng–u çaaganeden Yürük Semai
Rehâvi İlahi Derviş olan kişinin sözleri umman olur Devr–i Hindi
Rehâvi Şarkı Ey bülend–ahter Şeh–ı sahib–kerem Düyek
Rehâvi Beste Ne edadır bu ne kaküldür bu Muhammes
Saba Köçekçe Bana gayrı karışma bir yar sevdim ezeli Aksak
Saba Ayin Bişnevid ez nale–ı banki rebab Değişmeli
Saba Köçekçe Gel güzelim gülistan–ı güle gel Aksak
Saba Yürük Semai Guş–etti nayı nalelerim agaaze başladı Yürük Semai
Saba Şarkı Guş eyle gel bülbülleri Ağır Düyek
Saba Beste Sünbüli sünbüli siyeh canem Muhammes
Sabâ–Bûselik Ayin Ateş nezened der dil–ı ma illa Hu Değişmeli
Sabâ–Bûselik Yürük Semai Göz gördü gönül sevdi seni ey yüz–u mahım Yürük Semai
Sabâ–Bûselik Beste O nahl–ı bağ–ı letafet aman aman geliyor Zencir
Sabâ–Bûselik Ağır Semai Reng–ı ruh–ı gülzarı tebah eyledi bülbül Ağır Sengin Semai
Sabâ–Bûselik Şarkı Sahbayı doldur sakıya Ağır Düyek
Sabâ–Bûselik Beste Yar ile ateş–mekan olsam da gülşendir bana Ağır Çenber
Segah İlahi Yürük değirmenler gibi dönerler Düyek
Sipihr Beste Gül yüzündür andelibe ah–u efgaan ettiren Çenber
Sultaniyegah Beste Can–ü dilimiz lutf–u keremkar ile mamur Hafif
Sultaniyegah Beste Misalini ne zemin–ü zaman görmüştür Zencir
Sultaniyegah Ağır Semai Nihan ettim seni sinemde ey mehpare canım Aksak Semai
Sultaniyegah Yürük Semai Şadeyledi can–u dilimi şah–ı cihanım Yürük Semai
Suz–i Dil Durak Ayağın tozunu sürme çekelden gözüme canı Durak Evferi
Suz–i Dil Şarkı Cana gönül verdim sana Aksak
Suz–i Dil İlahi Ey derde derman dermanım Allah Düyek
Suz–i Dil İlahi Ey gönül guş eyle aşıkların güftarını Düyek
Suz–i Dil Şarkı Ey padişahım şad ol efendim Aksak
Suzinak İlahi Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin Ağır Düyek
Suzinak Yürük Semai Cana firak–ı aşkın ile süznakinim Yürük Semai
Suzinak Beste Müştak–ı cemalin gece gündüz dil–ı şeyda Darbeyn
Suzinak Ağır Semai Nesin sen a güzel nesin Aksak Semai
Şedd–i Araban Şarkı Gözümden gönlümden hayali gitmez Düyek
Şehnaz Beste Açıldı lal–i izarın ciğerde dağ–ı derun Zencir
Şehnaz İlahi Beni bu nefsim eyledi hayran Düyek
Şehnaz Şarkı Ey verd–ı rana şuh–ı melek–veş Aksak Semai
Şehnaz Şarkı Gönül durmaz su gibi çağlar Aksak
Şehnaz İlahi Kerim–Allah Rahim–Allah Düyek
Şehnaz Beste Ne dehendir bu ne kaküldür bu sevdiğim Muhammes
Şehnaz Şarkı Sana ey canımın canı efendim Ağır Düyek
Şehnaz Yürük Semai Sevdi bu gönül seni yaman eylemedi Yürük Semai
Şehnaz İlahi Yürük değirmenler gibi dönerler Evsat
Şehnaz–Buselik Şarkı Ben mübtela olsam sana Aksak
Şehnaz–Buselik Beste Mushaf demek hatadır ser safha–ı hayale Lenk Fahte
Şehnaz–Buselik Beste Nevruza erdin ey gönül Lenk Fahte
Şehnaz–Buselik Şarkı Setr edenler hüsn–u anın Aksak
Şevk–Efza Beste Ermesin el o şehin şevket–i valalarına Ağır Çenber
Şevk–Efza Şarkı Oldu gönül fütade Yürük Semai
Şevk–Efza Yürük Semai Ser–ı zülf–ı anberinin yüzüne nikab edersin Yürük Semai
Şevk–Efza Şarkı Sur–ı adlinle cihan oldu şeha Aksak
Şevk–u Tarab Ayin Ey hasret–ı huban–ı cihan ruyi hoşest Değişmeli
Şevk–u Tarab Peşrev Şevk–u Tarab Peşrev Devr–i Kebir
Tahir Şarkı Bir dilbere kul oldum Sofyan
Tahir–Buselik Ağır Semai Söylen ol yare benim çeşmimi pür–ab etmesi Ağır Aksak Semai
Tarz–ı Cedîd Ağır Semai Ben bendesiyem bendesiyem bendesiyem Aksak Semai
Tarz–ı Cedîd Yürük Semai Hak–ı kademin çeşmimize ayn–ı ciladır Yürük Semai
Tarz–ı Cedîd Beste İltifatınla gönül şad olduğu demdir bu dem Çenber
Uşşak Şarkı Ağlatırlar güldürürler Aksak
Uşşak Şarkı Aman felek ömrüm felek Aksak
Uşşak Tevşih Bir ismi Mustafa bir ismi Ahmed Evsat
Uşşak Beste Dil nale eder bülbül–ı şeyda revişinde Ağır Darb–ı Fetih
Uşşak Şarkı Döküp kaküllerin ruhsara
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 17 Eki 2007 16:36

Mehmed Fahri Kopuz (1882-1968)
Mehmed Fahri Kopuz 1882 yılında İstanbul'da doğdu. Gümrük memurlarından Kadri Bey'in oğludur. İlk öğreniminden sonra 1889'da Vefa İdadisi'ne girdi;1903 yılında buradan mezun oldu. Şûra-yı Devlet Mazbata Kalemi'nde memuriyete başladı. Altı ay sonra Harbiye Nezareti'ne nakletti. Harbiye Nezareti Süvari Dairesi Kâtipliği yaptığı sırada "Çanakkale Savaşı"nda 5. Ordu'ya katıldı ve savaş bitinceye kadar orada kaldı.
1908 yılında İsmail Hakkı Bey'in başkanlığında bazı arkadaşları ile "Mûsikî-i Osmanî Cemiyeti"ni kurdu. Burada dönemin ünlü mûsikîşinasları ders veriyordu. 1916 yılında Reşad Erer, Kemanî Haşim, Neyzen İhsan Aziz Bey, Kanunî Nazım Bey, Tanburî Ahmed Neşet Bey, hanende Arap Cemal, hanende Sıtkı, hanende Reşad Beylerle "Darüttalimi Mûsikî Cemiyeti" ni kurdular. 1931 yılında bu topluluk dağıldı;Fahri Kopuz'un gayreti ile 1934 yılında yeniden açıldı;Çalışmalarını kendisi 1939'da Ankara Radyosu'na tayin edilinceye kadar sürdürdü.
Resim


1939'da Ankara Radyosu'nda göreve başlayan Kopuz, Radyoevi'nde nota kütüphânesini kurmakla görevlendirildi. Cevdet Kozanoğlu ile birlikte büyük emeği geçti. "İncesaz" programlarını da yönetiyordu. Daha önce Darüttalimi Mûsikî'de bu tür toplu programların en iyi örneklerinin sunulmasını sağladığından, büyük bir gayretle işe sarıldı;binlerce notayı bizzat yazdı. Bugün bile Ankara Radyosu'nda kullanılan notaların çoğu onun yazmasıdır. Geleneksel bir uslûp içinde güzel fasıl programları sundu ve hocalık etti. 1961 yılında emekliye ayrıldı. Emekli olduktan sonra birkaç kez radyoevine davet edilerek kendi bestesi olan "İstanbul Efendisi"nin seslendirilmesine yardımcı oldu. Meraklı gençlere evinde mûsikî dersleri verirdi.


Fahri Kopuz, 7 Ocak 1968 tarihinde Ankara'da öldü. Ertesi gün Hacıbayram Câmii'nde kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Asrî Mezarlığı'nda toprağa verildi. Hadiye Hanım'la evlenmiş, biri kız olmak üzere üç çocuğu dünyaya gelmiştir. Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası'nın eski kemancılarından Fethi Kopuz sanatkârın büyük oğludur.

Mûsikî çalışmalarına çok küçük yaşlarında , sünnet hediyesi olarak alınan armonika ile başladı. Udî olan babasına sesi ile eşlik ederdi. Önceleri Kânun'a merak ettiyse de babası tel alamayınca bundan vazgeçti. Gizlice babasının udunu alır, bazı basit eserlerle kantoları çalmağa çalışırdı. Pek genç yaşında mûsikî ile uğraşmağa başladığından cemiyetlere devam ederek Abdülkadir Töre, Hoca Ziya Bey, Hacı Kirami Efendi gibi ustalardan mûsikî sanatımızın inceliklerini öğrendi.

Muallim İsmail Hakkı Bey'den Mûsikî-i Osmanî'de fasıllar geçti. Kanunî Hacı Ârif Bey'den saz eserleri, Ahmed Irsoy'dan usûl dersleri aldı. Darüttalimi Mûsikî kurulduktan sonra, Sâdeddin Arel ve Suphi Ezgi'yi tanıyarak bu iki ilim adamımızdan armoni, prozodi ve nazariyat dersleri gördü. Büyük sanatkâr Tanburî Cemil Bey'i tanımış, uzun yıllar onun çevresinde bulunmuş, Lavta çalmayı öğrenerek Cemil Bey'e eşlik etmişti. Darüttalimi Mûsikî'nin üyesi olan Kânunî Nazım Bey'den ölümüne kadar yararlanmıştır. I. Dünya Savaşı sonrası "Mütareke" yıllarında Kaptanî-zâde Ali Rıza Bey'in kurduğu "İstanbul Opereti"nde çalıştı. Son derece ciddî bir kişiliğe sahip olan Kopuz, bütün çağdaşları gibi sanatta disipline inanan ve falsoya tahammül edemeyen bir kimseydi. Bu ölçüler içinde İstanbul halkına yıllarca güzel konserler sundu. Bu başarılı saz ve ses topluluğu Berlin, Kahire, İskenderiye gibi büyük merkezlerde ve yurtiçi turnelerde konserler vermiştir.

Fahri Kopuz , aynı zamanda iyi bir lütye idi;zaman buldukça eski sazları onarır ve Ud yapardı.

Fahri Kopuz yüzyılımızın en dikkate değer bestekârlarındandır. Saz ve söz eseri formlarında tekniği sağlam, geleneklere bağlı, duygulu ve kusursuz eserler bestelemiştir. En değerli hocalarından yıllarca çalışarak elde ettiği teknik bilgilerle eserlerini sağlam temellere oturtmuştur. Özellikle şarkıları, bu formun bütün inceliklerini kavramış bir sanatkâr kişiliğin değerli ürünleridir. Bazıları üstün bir bestekârlık çizgisine yaklaşır, saz eserlerinde de hemen hemen aynı başarı dikkati çeker.

Operet bestekârlığı akımına kapılarak Musahib-zâde Celâl'in "Atlı Ases" ve "İstanbul Efendisi" adındaki eserlerini Türk Mûsikîsi tonal sistemine göre bestelemiştir. Eserleri "Külliyat" şeklinde 1949, "Nazarî ve Amelî Ud Dersleri"

adındaki metod çalışması 1920 yıllarında yayınlandı. Sık sık "Hayatımda en çok sevdiğim ve en çok bildiğim şey mûsikîdir" diyen Kopuz, seksen altı yıllık bir ömrü bu sanat vakfetmiş, karşılığında da hiçbir maddî çıkar gözetmemiştir.

Hazırlayan:Tâhir AYDOĞDU

Kaynak:Türk Mûsikîsi Tarihi. . . . Dr. Nazmi ÖZALP




Fahri Kopuz'un Eserleri
Makam Form Eserin Adı Usûl
Acem Aşiran Şarkı İncecik kıvrak belinden bir gün olsun sıkma Semai
Acem Aşiran Şarkı Fettan gülüşü her kanayan kalbe devadır Sengin Semai
Çargah Türkü Karanfil tüfek elde Nim Sofyan
Evc Türkü Dıştan viran bağlıyım Sofyan
Ferahnak Saz Semai Ferahnak Saz Semaisi Aksak Semai
Hicaz Şarkı Bahar olsa çemen–zar olsa alem hande–dar ol Curcuna
Hicaz Şarkı Bir gececik sevdiğim halime gel bak da gör Curcuna
Hicaz Şarkı Eğilmez başın gibi gökler bulutlu efem Aksak
Hicaz Şarkı Gözlerinin karşısında ben birşeyler olurum Curcuna
Hicaz Şarkı Kalbimde yanarken sevgin hasretin Düyek
Hicaz Şarkı Kendim yanarım aşk ile gayre zararım yok Türk Aksağı
Hicaz Şarkı Olsamdı ben sema olsandı sen hava Düyek
Hicaz Oyun Havası Hicaz Oyun Havası Nim Sofyan
Hicazkar Şarkı Gör sevday–ı aşkınla başıma geldi neler Düyek
Hicazkar Şarkı Ruhunda senin ruhuma bir tek güzel eş var Sengin Semai
Hicazkar Fantezi Sizi de yaktı mı hicran ateşi Düyek
Hüseyni Şarkı Çoban yıldızı gibi canıma kıydın Ayşe Aksak
Hüzzam Şarkı Mehcur bırakıp sen beni yad ellere gitme Türk Aksağı
Hüzzam Şarkı Sen ki bana bütün neşe bütün hayattın Semai
Hüzzam Şarkı Sunar bir cam–ı memlu bin tehi peymaneden Curcuna
Hüzzam Şarkı Şad olurdum belki bu baht–ı siyahım olmasa Ağır Aksak
Isfahan Saz Semai Isfahan Saz Semaisi Aksak Semai
Kürdilihicazkâr Şarkı Gül gibi sinede çift goncaların saklı iken Aksak
Kürdilihicazkâr Şarkı Kalbim yine üzgün seni andım da derinden Sengin Semai
Kürdilihicazkâr Şarkı O fettan dilinin sihrine kandım Curcuna
Kürdilihicazkâr Şarkı Ruyuna zülfün dökülmüş bir demet sünbül Aksak
Mahur Medhal Mahur Medhal Usulsüz
Muhayyer Şarkı Sakıy bu gece bezmimizin sazı mükemmel Curcuna
Nihavend Şarkı Çok zamandır sevdiğim mehcur–ı hüsnün ola Ağır Aksak
Nihavend Fantezi Gece Leyla'yı ayın ondördü Sofyan
Nihavend Şarkı Hulya gibi sessiz süzülüp kalbime aktın Curcuna
Nihavend Şarkı Rüzgar uyumuş ay dalıyor her taraf ıssız Sofyan
Nihavend Şarkı Saçların hayatımın neşesiyle örgülü Aksak
Nihavend Şarkı Tarasam destelesem neşeli sünbüllerini Aksak
Nihavend Şarkı Yasemene güle teşbih ederim sim tenini Semai
Nişaburek Peşrev Nişaburek Peşrev
Rast Şarkı Aşıkım dağlara kurulu tahtım Düyek
Rast Şarkı Neden bir çift gözün derdiyle çeşmim girye Semai
Rast'da Uşşak Şarkı Sevdiklerimin cümlesi çıktı terelelli Düyek
Segah Şarkı Naz ile meclub kıldın kendine dünyayı sen Ağır Devr–i Hindi
Segah Fantezi Zavallı gönlümün yine acıklı bir melali var Düyek
Sultaniyegah Şarkı Bir kasedir alev dolu gönlüm yana yana Sofyan
Sultaniyegah Şarkı Gel şu tayyare ile hak–ı kederden kaçalım Sofyan
Sultaniyegah Şarkı Mavi gözlü sarışın bir gül–ı rana tanırım Aksak
Sultaniyegah Fantezi Uyandı bülbülüm dumanlı dağda Semai
Suz–i Dil Şarkı Tıfl–ı na–kamım acınmaz nale–vu efgaanıma Ağır Aksak
Suzinak Şarkı Elem geçer dedik amma hakıykat öyle değil Düyek
Suzinak Şarkı Günler oluyor görmeyeli ruyunu mahım Aksak
Şedd–i Araban Şarkı Çektim de senin aşkını yıllarca derinden Sengin Semai
Şedd–i Araban Şarkı Kordonboyu'nun yosması diller çalan uğru Aksak
Uşşak Şarkı Çeşm–ı nazın süzülüp neşeden olsa handan Ağır Aksak
Uşşak Şarkı Kalmadı kudret efendim bende artık gayrete Düyek
Uzzal Şarkı Karşımdan gel göreyim Düyek
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 17 Eki 2007 16:44

HACI ARİF BEY:

Ondkuzuncu asrın başlarında örnekleri verilmeye başlanan, ancak daha çok klasik formların etkisini sürdürdüğü bir anlayışla bestelenen "şarkı" formunun, aynı asrın ikinci yarısındaki en eski bestekarlarından biri, belki de ilki Hacı Arif Bey'dir.


Klasik üslupla romanttik üslup arasındaki dengeyi gözeten, usta işi melodik yapının il bakışta farkedildiği bir bütünlüktedir Hacı Arif Bey'in şarkıları. Bu şarkılarda işlenen temel tema "melal" ile karışık yoğun bir "aşk"tır; eski klasik musiki eserlerinde görülenden daha insani bir aşk...



İçindekiler:
1. Kürdilihicazkar Makamında Kanun Taksimi / Göksel Baktagir / 3:01
2. Kürdilihicazkar Şarkı / Ağır Aksak / 4:17
3. Kürdilihicazkar Şarkı / Aksak / 4:45
4. Kürdilihicazkar Şarkı / Curcuna / 2:51
5. Kürdilihicazkar Şarkı / Curcuna / 3:17
6. Kürdilihicazkar Şarkı / Yürük Aksak / 2:48
7. Hicaz Makamında Ney Taksim / Kudsi Sezgin / 1:31
8. Hicaz Şarkı / Aksak / 2:17
9. Uzzal Şarkı / Müsemmen / 2:17
10. Nihavent Makamında Tanbur Taksimi / Fatih Ovalı / 2:56
11. Nihavent Şarkı / Ağır Aksak / 2:24
12. Nihavent Şarkı / Devr-i Hindi / 6:13
13. Nihavent Şarkı / Yürük Semai / 2:45
14. Nihavent Şarkı / Aksak / 2:01
15. Muhayyer Makamında Kemençe Taksimi / Derya Türkan / 1:36
16. Muhayyer Şarkı / Aksak / 2:48
17. Muhayyer Şarkı / Aksak / 3:31
18. Muhayyer Şarkı / Evfer / 1:52
19. Mahur Makamında Ud Taksim / Vedat Gençtürk / 2:12
20. Mahur Şarkı / Müsemmen / 3:58
21. Segah Şarkı / Curcuna / 3:36
22. Hüzzam Şarkı / Curcuna / 2:14


Kürdilihicazkâr makamynda kanun taksimi (Göksel Baktagir)
Kürdilihicazkâr şarkı Ağır Aksak
Kürdilihicazkâr şarkı Aksak
Kürdilihicazkâr şarkı Curcuna
Kürdilihicazkâr şarkı Curcuna
Kürdilihicazkâr şarkı Yürük aksak
Hicaz Makamynda ney taksimi (Kudsi Sezgin)
Hicaz şarkı Aksak
Uzzal şarkı Müsemmen
Nihavent makamynda tanbûr taksimi (Fatih Ovaly)
Nihavent şarkı Ağır Aksak
Nihavent şarkı Devr-i hindî
Nihavent şarkı Yürük Semâi
Nihavent şarkı Aksak
Muhayyer makamynda kemençe taksimi (Derya Türkan)
Muhayyer şarkı Aksak
Muhayyer şarkı Aksak
Muhayyer şarkı Evfer
Mahur makamynda ud taksimi (Vedat Gençtürk)
Mahur şarkı Müsemmen
Segâh şarkı Curcuna
Hüzzam şarkı Curcuna

İ
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 17 Eki 2007 16:46

Şeyh Şamil (1797 - 1871) :

İmam Şamil 1797 yılında Dağıstanın Gimri köyünde dünyaya geldi. Babası bölgenin yerli halklarından Avar Türklerine mensup Dengau Muhammeddir. 15 yaşında iken at binerek kılıç kuşandı. 20 yaşına geldiğinde iki metreyi aşan boyu ile atlama, ateş etme, güreş, koşu, kılıç gibi spor dallarında üstün yetenek sahibi olmuştu.

Öğrenimine bilgin Said Harekaninin yanında başladı. Daha sonra kayınpederi olan Nakşibendi Şeyhi Cemaleddin Gazi Kumukinin öğrencisi oldu. Kendinden önce İmamet makamında bulunan Gazi Muhammed ve Hamzat Begin müşavirliğini yaptı. Son derece sade ve kanaatkar bir hayatı vardı.

İmam Şamil, muhtelif zamanlarda beş defa evlenmiş ve bu izdivaçların bazıları dini ve siyasi sebeplerle olmuştu. Şamilin Fatimat, Cevheret, Zahidet, Emine ve Şovanat ismindeki zevcelerinden Ahmed Cemaleddin, Muhammed Gazi, Muhammed Said, Muhammed Şefi, Cemaleddin ve Muhammed Kamil isimli altı oğlu ile Fatimat, Nafisat, Necabat, Bahu-Mesedu ve Safiyat isimli beş kızı oldu.

Şamil, İmam yani devlet başkanı seçildikten sonra ilk iş olarak iç işlerini ele aldı. Ruslara karşı daha etkili savaşmak için lüzumlu idari ve askeri teşkilatları yeni esaslara göre tanzim etti. Bir taraftan askeri tedbirler alıp düşmana karşı savunma savaşları verirken, diğer taraftan da muntazam adli ve idari sivil bir devlet mekanizması geliştirmiş, medreselerde eğitime önem verdirmiş, fikir ve sanat alanında da büyük adımlar atılmasını sağlamıştır. Döneminde tophaneler, baruthaneler, silahhaneler yapılmış, muntazam birlikler halinde askeri teşkilat kurulmuştur.

Güçlü hitabeti, kararlı tutumu ve askeri dehasıyla büyük başarılar kazanmış, ünü kısa zamanda yayılarak, otoritesi Dağıstan civarında yaşayan geniş topluluklar tarafından kabul edilmiştir.

İmam Şamil, idare sistemini yeniden düzenlerken, ülkeyi naiplik ve vilayetlere ayırarak bunların başına hem askeri hem de sivil yetkilerle donatılmış naipleri getirdi. Üç veya dört naiplik bir vilayet idi. Vilayetlerin başındaki naibin rütbesi daha yüksekti.

Ayrıca, her biri birer savaş kahramanı olan bu yüksek rütbeli naiplerden Ahverdil Muhammed, Kabet Muhammed, Şuayıb Molla, Taşof Hacı, Danyal Sultan, Nur Muhammed, Hitinav Musa, Sadullah, Duba Hacı, Hacı Murat ve Şamilin büyük oğlu Muhammed Gazi, gazavatın adı anılması gereken başlıca kahramanları oldular.

Şamil imam seçildiği 1834 yılından 1859 yılına kadar Rusyanın büyüklüğü ve kudretine rağmen yılmadan mücadeleyi sürdürdü. Kendinden önceki iki imamın döneminde de fiilen 10 yıl savaşlara iştirak ettiğinden durup dinlenmeden cihad ettiği süre tam 35 yılı bulmuştur. Bu süre zarfında Rus kuvvetlerine büyük zayiatlar vermiş ancak kısıtlı sayıdaki asker sayısı da günden güne erimiştir. 1839da Ahulgo Tepesinde 3.000 mürid ile General Grabbe komutasındaki 10.000i aşkın üstün donanımlı Rus ordusunun kuşatmasına 80 gün süreyle direnişi harp tarihine geçmiştir. Şamil bu savaşta eşi Cevhereti, oğlu Saidi ve kızkardeşi Mesedoyu kaybetmiş, 8 yaşındaki oğlu Cemaleddini Ruslara rehin vermek zorunda kalmıştır.

Bu dehşet verici savaşlarda sadece insan kaybı olmadı. Ruslar, ancak aylar süren savaşlar sonunda işgal edebildikleri bölgelerde, ağaçları, ormanları yakıp, bir tek canlı yaratık bırakmadan ilerlerdiler.

Savaşlara iştirak eden Rus komutanlarından Milyutin, 80 gün devam eden Ahulgo savaşı hakkında hatıratında şu satırlara yer verir; "Artık muharebenin sevk ve idaresi kumandanların elinden büsbütün çıkmıştı. Hiddetlerinden köpürmüş, adeta çıldırmış bir hale gelen dağlılar, ulu orta askerlerimizin üzerine saldırıyor, süngü ucunda can verinceye kadar dövüşüyorlardı. Kadınlar bile kendilerini kudurmuş gibi müdafaa ettiler ve silahsız oldukları halde sıra sıra süngülerimizin üzerine atıldılar. Lakin muvaffakiyet için her türlü fedakarlığı göze almış olan Rus kumandanlığı inatla taarruzlara devam etti. Teslim olmayı katiyyen reddeden dağlılar, hiçbir ümitleri kalmadığı halde kahramanca dövüştüler. Kadınlar, çocuklar ellerindeki kamalarla Ruslara hücum ediyor, süngülerin önünde göz kırpmadan can veriyorlardı. Bazıları ise kendilerini ve çocuklarını korkunç uçurumlara atıyorlardı. Yaralılar bile inanılmaz şekilde dövüşüyordu."

Dost ülkelerden hiçbir yardım göremeyen İmam Şamilin, nihayet elindeki bütün kuvvet kaynakları tükenir ve 1859un 6 Eylülünde Gunipte Prens Baryatinsky komutasındaki 70.000 kişilik Rus ordusuna, yanında birkaç yüz kişi kalıncaya kadar direndikten sonra teslim olur.

İmam Şamil, aile efradı ve 40 kadar adamı Petersburga Çarın sarayına götürülür. Rus Çarı II.Aleksandr tarafından sarayın kapısında hayrete düşülecek derecede nazik karşılanır. Çar, babası 1.Nikolaya ve ihtişamlı ordularına tam otuzbeş yıl Kafkasyayı zindan eden, zamanının bu en büyük kahramanını karşısında görür görmez, yüzünden ve sakalından hayranlıkla öpmekten kendini alıkoyamaz.

İmam Şamil bir ay kadar sarayda misafir edildikten sonra, saygın tutsak olarak esaret yıllarını geçireceği Kalugaya gönderilir.

Ancak Şamil ve ailesine esaret çok ağır gelir. İki yıl içinde Şamilin simsiyah saçları beyazlar. Büyük kızı Nafisat ile gelini Muhammed Gazinin karısı Kerimet üzüntüden vereme yakalanarak ölürler.

Aradan ancak on yıl geçtikten sonra Çar, onun Hacca gitmesine izin verir. Ancak bir tedbir olarak oğlu Muhammed Şefiyi alıkoyar ve Haccı ifa ettikten sonra derhal Rusyaya dönmesini şart koşar.

Şamil, 1870 yılında maiyetindeki adamları ile birlikte Rusyadan ayrılarak önce İstanbula uğrar. Sultan Abdülaziz tarafından karşılanarak sarayda ağırlanır. Şamilin İstanbula uğradığı haberi duyulduğunda şehirde yer yerinden oynamış, halk bu büyük kahramanı görebilmek için saray kapılarına akın etmişti.

Şamil, aşkına düştüğü son menzile bir an evvel varmak için Sultanın kendisine tahsis ettiği gemi ile yola koyulur. Cidde limanında Mekke Emiri, şehrin ileri gelenleri ve mahşeri bir kalabalık tarafından törenlerle karşılanarak Mekkede Şürefa dairesinde misafir edilir.

Hac sırasında orada bulunduğunu duyan, dünyanın dört bir yanından gelmiş yaklaşık yüzbin müslümanın onu görmek için yarattığı izdiham sonucu, hükümet makamları İmam Şamili Kabenin üstüne çıkarmak suretiyle bu hayran kalabalığın arzusunu tatmin edebildi.

Şamil, hac farizasını yerine getirdikten sonra Medineye geçer. Medine günlerinde son derece takatten düşer, çektiği büyük ızdırap artık tahammül edilmez bir hal alır ve hastalanarak yatağa düşer.

Bütün hayatını ülkesinin milli bağımsızlığına adayan, askeri dehasını bütün dünyaya ve bizzat ebedi düşmanı Rus yüksek makamlarına dahi kabul ettiren, adını dünya tarihine "gelmiş geçmiş en büyük gerilla lideri" olarak yazdıran İmam Şamil 4 Şubat 1871de 74 yaşında iken hayata gözlerini yumar.

AZERBAYCAN HALK MÜZİĞİ ÜZERİNE DEĞİNMELER:

Azerbaycan, ona sayısız işgaller-savaşlar yaşatan, pek çok halkla kaynaştıran son derece özel bir bölgede yer alır. Bu kesişim noktasında bir çok farklı etki (Kafkas, İran, Türk, Türkmen) aynı potada eriyip tamamen kendine özgü bir kültür ve doğallıkla kökü çok eskilere dayanan disiplinli bir müzik geleneği ortaya çıkarmıştır. Geleneksel Azerbaycan müziği için "Kafkas ve İran müziğinin tekil bir çeşitlemesi" tanımı, belki bir dereceye kadar doğru ama eksik ve hafiftir. Bölgenin nesilden nesile aktarılan müzik mirası hem form çeşitliliği, hem melodik zenginlik, hem de ince nüanslara dayanan oldukça karmaşık MUĞAM (makam) sanatı açısından, kendi çevresindeki en köklü yapı olma özelliğindedir.

Aşık müziği kuşkusuz Azeri müzik kültürünün en başta gelen kaynağıdır. Azerbaycan'da yüzyıllardan bu yana Anadolu'dakine benzer, belki de ondan daha sağlam bir aşık müziği geleneği bugün de süregelmektedir; hem de etkisinden pek fazla bir şey yitirmeden.

Aşık genellikle halk şarkısını, akordu Anadolu'dakilerden farklı bir saz eşliğinde seslendirir. Nadiren de balaban ve diğer halk çalgıları eşlik edebilir. Aşıklar kendilerine özgü bir söyleme tekniği sergilerler ve bu teknik bize bir parça Türkmen Bakşi geleneğini çağrıştırır.
Aşık müziğinin çeşitli türleri bulunur: Ulusal kahramanlara adanmış destanlar, şarkı biçiminde söylenen şiirler ve aşk şarkıları. Bu derlemeye alınan Aşık Alaskar, kendine özgü bir ekol yaratmış en ünlü aşıklardandır.

Yüzyıllar içinde olgunlaşarak günümüze ulaşan Muğam sanatı, uzmanlaşmış profesyonel müzisyenlerin icra ettiği oldukça üst düzeyli bir sistemdir. Muğam sözcüğü Türkçe'deki makam tanımına bir dereceye kadar uyar. Belli bir melodik dizinin temel alındığı Muğamlar daha çok tar ile, bazen de başta kemençe olmak üzere birçok geleneksel çalgıyı içerebilen sazandar orkestraları tarafından seslendirilir. Başta ve aralarda belli temalar birlikte çalınır ve bu temaların araları uzun doğaçlamalarla işlenir. Muğamlar kimi zaman enstrümantal, bazen de yine tar ya da sazandar orkestraları eşliğinde bir şarkıcı tarafından seslendirilir. Muğamların sözleri büyük Azeri ya da Kafkas şairlerinin şiirlerinden alınmıştır genellikle.

Azeri Muğam sisteminde yedi Muğam bulunur: Rast, Şur, Segah, Şuşter, Çargah, Bayati-Şiraz ve Humuyün. Her Muğam'ın belli bir ruh durumunu betimlediği söylenir. Örneğin Çargah heyecanlı ve tutkuludur, Şur ise içlidir.

Azerbaycan halk şarkı ve dansları da bir o kadar zenginlikte ve çeşitliliktedir. Hem kullanılan çalgılar, hem ritm özellikleri, hem de melodik dizileri açısından özgünlüğü su götürmez olsa da, Azeri Folkloru diğer Kafkas halklarının müzikal eğilimlerini de içinde barındırır. Başta Klasik İran Müziği ve Ermeni Halk Müziği olmak üzere, birçok Kafkas karakteristiğini kolayca bulabiliriz bu gelenek içinde.

XX. yüzyılın başına geldiğimizde, Azerbaycan'da hala tam olarak açıklanamayan birçok koşulun bir araya gelmesi sonucu, müzikte çok büyük bir gelişme süreci yaşanmaya başladı. Başta Azerbaycan halk müziğinin ilk sistematik kuramcısı, besteci- çok yönlü müzik adamı Üzeyir Hacıbeyli olmak üzere ardı ardına çok sayıda büyük besteci yetişti. Hacıbeyli, ünlü Azeri şair Fuzuli'nin aynı adlı mesnevisinden ilk halk operası Leyla ve Mecnun'u 1908'de sahneye koydu. Böylece halk operası kavramı ilk kez literatüre giriyor, diğer Kafkas halklarında da (örneğin Gürcistan) kendi halk müzikleri etkisinde benzeri halk operalarının bestelenmesine yol açılıyor, daha sonra da tüm dünyada Azeri Müziği denen bir olgu ortaya çıkarıyordu. Yazdığı halk operalarında Klasik Batı Müziği Çalgılarıyla Azeri halk çalgılarını, özellikle de tarı bir arada kullanan besteci, opera sanatının anlatım olanaklarıyla Muğam geleneğinin içtenliğini yoğun bir halk müziği atmosferin içinde birleştirmiştir. Üzeyir Hacıbeyli, çağdaşı Müslüm Magomayev'le birlikte ilk müzik okulunu kurmuş, ilk halk çalgıları orkestrasını oluşturmuştur. İşte bugünün gelişmiş Azerbaycan halk ve klasik müziğini bu iki müzik türünün karşılıklı etkileşimine borçluyuz. Sonraları Köroğlu, Arşın Malalan gibi operalarla; Fikret Amirof, Kara Karayev gibi bestecilerle; Bülbül (Murtuz Memedov), Reşit Beybutof gibi olağanüstü seslerle Azerbaycan müziği tüm dünyada hatırı sayılır bir saygı kazanmıştır.
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 17 Eki 2007 16:47

Selahattin Pınar (1902-1960) :
Resim



22 Ocak 1902'de İstanbul'un Altunizade semtinde doğdu. Yüksek Ticaret ve İktisat Mektebi müderrislerinden eski Denizli milletvekili Sadık Bey ile İsmet Hanım'ın oğludur. İlkokul ve ortaokulu babasının kadı olarak tayin edildiği Denizli'nin Çal ilçesinde, Saros Adası'nda ve Edirne'de okudu. 1918'de ailesiyle İstanbul'a geldi. İtalyanTicaret Mektebi'ne başladıysa da öğrenimini yarıda bırakarak kendini tamamıyla musikiye verdi.

Amatör olarak ud çalan annesinin etkisiyle on iki yaşında uda başlad; udi Sami Bey'den ud dersi aldı. 1919'da udu bırakıp tanbura yöneldi.192'de, daha daha sonra Üsküdar Musiki Cemiyeti adını alacak olan Darü'l-Fayz-i Musiki'nin kurucuları arasında yer aldı. Üsküdarlı Hoca Bestenigar Ziya Bey, ünlü neyxen Yusuf Paşa'nın oğlu Enderuni Celal Bey, Kaşıyarık Hüsamettin Bey, Muallim Kazım Bey (Uz), Ali Rifat Bey (Çağatay) gibi tanınmış musikicilerden yararlanarak musiki bilgisini ilerletti.

Pınar uzun yıllar piyasada çalıştı. İstanbul'un gözde gazinoları ile saz salonlarının en çok sevilen besteci ve icracılarından biriydi. Eşlik sazendeliği dışında, hanendelik de eder, hem çalar, hem de okurdu. Kendi sesiyle plak de doldurdu. Hayatı boyunca geçimini hep musiki çalışmalarıyla kazandı. Sahneye çıkan ilk kadın tiyatro oyuncusu Afife Jale ile 1933-1939 yılları arasında altı yıl evli kaldı. "Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek" ve "Nereden sevdim o zalim kadını" mısralarıyla başlayan hicaz ve kürdilihicazkar şarkılarını Afife Jale Hanım için bestelemiştir.

Pınar 1939'da ikinci eşi Atıfet Hanım ile evlendi. 6 Şubat 1960 akşamı Kalamış'taki Todori gazinosunda geçirdiği bir kalp krizi sonucu ölen bestecinin mezarı Zincilikuyu'dadır. Ölümünden sonra uzun yıllar Todori Gazinosu'nda Selahattin Pınar'ı anma toplantıları düzenlenmiştir.

Selahattin Pınar Cumhuriyet döneminin en ünlü bestecilerindendir. Sadettin Kaynak ve Yesari Asım Ersoy ile birlikte , döneminde halkın en çok sevdiği üç besteciden biriydi. O dönemde çok tutulan, bir bölümü kantoya benzeyen "fantezi"(hafif) şarkılar bestelemediği halde "popüler" bir besteciydi. Eserleri daha bestelendiği yıllarda çok geniş bir dinleyici kesimine ulaştı. Şarkıları sık sık radyolarda okundu, ünlü hanendelerin seslerinden plağa alındı. Bazı şarkıları da fasılların değişmez şarkıları arasında yer aldı.

Pınar'ın 100'e yakın eseri biliniyor. Eserlerinini tam bir listesi tesbit edilmemiştir. Dört saz eseri dışında bilinen tüm eserleri "şarkı" türündedir. İlk şarkısı 18 yaşında iken bestelediği "Mülkün ne yaman şule-i ikbali karardı" mısrasıyla başlayan kürdilihicazkar makamındaki şarkıdır. Besteciliğe Hacı Arif Bey-Şevki Bey üslubunun bir izleyicisi olarak başlamıştır. "Kalbim yine üzgün seni andım da derinden", "Sormadın da halimi hiç, kalbimin esrarı nedir", "Göz yaşlarınız kalbime toplanmış emeldi", "Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek", "Sana gönül verdim beni bırakam", "Hayal dünyasına..." "Ben yürürüm yane yane" güfteli, sırasıyla bayati, hüzzam, eviç, hicaz, karcığar, hüseyni, neva şarkıları ve bunlara benzer daha başka eserleri ondokuzuncu yüzyılda gelişen şarkı üslubuna bağlı kalan ama kişilikli bir bestecinin elinden çıkan başarılı şarkı örnekleridir. Ancak Selahattin Pınar eski bestecileri taklit etmeme kaygısıyla Arif ve Şevki beylerin şarkı anlayışından gitgide uzaklaşarak yeni yeni bir şarkı üslubu geliştirmiştir. Bütünüyle kendine has, özel bir üsluptur bu; öyle ki, onun herhangi bir şarkısı daha ik dinleyişte bile derhal ayırt edilir; dinleyici hiç tereddüt etmeden, "İşte bu şarkı Selahattin Pınar'ındır..." diyebilir. Selahattin Pınar duygusallığı , içtenliği güftede de, bestede de kendini açıkca gösterir. Güfte seçiminde çok titizdir. Karşılıksız sevgi, ayrılık acısı, gönül kırıklıkları gibi alışılmış konuları içtenlikle yazılmış, çarpıcı güftelerle işler. Onun şarkılarında güfte icra sırasında kolaylıkla, hece hece duyulabilir. En çok Mustafa Nafiz Irmak'ın şiirlerini güfte olarak kullanamıştır.

Pınar bestelerinde alışılmış ezgi örneklerinden kaçınır. Makamları işleyişinde yeni arayışlar hissedilir. Değişik geçkiler kullanır. Şarkıların özellikle meyan bölümlerinde çok tiz seslere yer verir. Bu yüzden, bu tür eserlerinin okunması zordur, geniş bir ses sahası olan ve tizlerde rahatça dolaşabilen okuyucularca seslendirilebilir. Bazı eserlerinde açıkca hissedilen marazi bir duyarlılık da ayırt edici bir özelliğidir. Güfte ile beste arsında kurduğu ahenk, hem işlediği konular, hem de prozodi yönünden dikkati çeker.

Cumhuriyet döneminin bir çok bestecisinde görülen Batı musikisi etkileri ve Anadolu halk musikisi zevki onu eserlerinde görülmez. O, bütün şarkılarında İstanbullu, şhirli bir kitleye seslenmiştir. Pınar sadece besteciliği ile değil, yaşayışı ve kişiliğiyle de tam bir "İstanbul çocuğu"ydu. Çok zarif, çelebi, efendi bir insandı; çok güzel giyinir; güzel meze hazırlar ve yemek pişirirdi. Ölümünden sonra Mecidiyeköy'deki bir sokağa onun adı verilmiştir.

Selahattin Pınar eserlerinde en çok kürdilihicazkar makamını kullanmıştır. Dostları ve yakınları da en çok bu makamı sevdiğini söylerler. Biz de bu diskte en çok bestecinin bu makamdaki şarkılarına yer verdik. Selahattin Pınar pek çok şarkısını seslendiren, yakın arkadaşı Sabite Tur'un okuyuşunu çok beğenirdi. Biz de burada Pınar'ın eserlerini daha çok onun sesi ve yorumuyla vermeyi düşündük. Sabite Tur "Söndü yadımda akisler gibi aşkın seheri" mısralarıyla başlayan evcara şarkıyı Selahattin Pınar'ın ölümünden bir hafta sonra onun mezarı başında okumuştur. (diskteki 21 numaralı şarkı)

Pek çok şarkısı hafızalarda ve anılarda yer eden Selahattin Pınar hiç şüphesiz Cumhuriyet dönemi musikisinde en çok iz bırakan bestecilerindendir. Onu eserleri, halkın musiki zevkini düşürmeden halka iyi, sevebileceği şeyler vermenin güzel örnekleridir. 6 Şubat 1999 Selahattin Pınar'ın ölümünün 39.yıldönümüdür. Selahattin Pıanr sevigisi kırk yıldır hiç eksilmemiştir. Şarkıları hala çok sevilen bu değerli besteciyi ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Tracklist:
01- Baki Süha Ediboğlunun Sunuşu (0:41)
02- Hisarbuselik Şarkı - Hatıralar (3:20)
03- Neva Şarkı - Ben Yürürüm Yane Yane (3:35)
04- Kürdilihicazkar - Akşam Yine Gölgenle Sabah Etti Bu Gönlüm - Sabite Tur (3:34)
05- Kürdilihicazkar - Ne Gelen Var Ne Haber - Sabite Tur (4:21)
06- Kürdilihicazkar - Elimde Meş'alem Dilimde Nağmen - Sabite Tur (2:59)
07- Kürdilihicazkar - Ellerine Kimler Yaktı Kınayı - Sabite Tur (2:54)
08- Hicazkar - Gönül Derdi Çekenleri - Sabite Tur (5:58)
09- Hicaz - Bir Bahar Akşamı - Sabite Tur (3:11)
10- Hicaz - Yüzüm Gülse De Kızlar Içimde Yara Sızlar - Sabite Tur (3:49)
11- Nişaburek - Ayrılık Yarı Ölmekmiş - Sabite Tur (2:50)
12- Hisarbuselik - Hatıralar - Sabite Tur (4:31)
13- Karcığar - Dile Düştüm Senin Yüzünden Yine - Sabite Tur (4:20)
14- Hüzzam - Ümidini Kirpiklerine Bağladı Gönlüm - Nerkis Hanım (3:07)
15- Hüzzam - Gecenin Matemini Aşkıma Örtüp Sarayım - Müzeyyen Senar (2:50)
16- Hicaz - Anladım Sevmeyeceksin Beni Sen Nazlı Çiçek - Lale Hanım (2:50)
17- Rast - Söylemek Istesem Gönlümdekini - Hamiyet Yüceses (3:22)
18- Muhayyerkürdi - Bakışı Çağırır Beni Uzaktan - Zeki Müren (5:00)
19- Kürdilihicazkar - Gel Gitme Kadın - Safiye Ayla (2:57)
20- Nihavend - Hala Yaşıyor Kalbimin En Gizli Yerinde - Safiye Ayla (3:13)
21- Evcara - Söndü Yadımda Akisler Gibi Aşkın Seheri -
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 17 Eki 2007 16:55

Bu şarkılar beni içlerine çeken beni de unutma diyen şarkılardır& Bu hanımlar öyküleriyle etkili, sesleriyle büyülü hanımlardır&Seyyan Hanım, Afife Hanım, Mürşide Hanım, Deniz Kızı Eftalya... Bize kalan birkaç taş plak, silik fotoğraflar, birkaç afiş, çok az yazılı belge, çok az anı, kulaklarımızda kalan cızırtılı ama şen şakrak, buğulu, duygulu içten gelen inanılmaz yorumlar... Operetler, tangolar, fokstrotlar, birbirinden güzel şarkılar... Cumhuriyet döneminin kadınları... Bir mum gibi durup mikrofonun önünde şarkı söylerdik, alkışımızı alıp yerimize otururduk, öyle elimizi kolumuzu sallamazdık diyen Seyyan Hanım... Teğmen eşlerine aşık olup, sahneleri terk edip, şarkı söylemekten vazgeçip, onların peşinden şark hizmetine giden Cumhriyet kadınları... Deniz Kızı Eftalya.... Bindi mi kayığa Boğaz'ın iki yakasından da duyulan efsanevi ses...
Resim



Anılarda hanımlar... Bu hanımlar teğmen eşlerine aşık olup, sahneleri terk edip, şarkı söylemekten vazgeçip eşleriyle şark hizmetine giden cumhuriyet döneminin kadınlarıdır& Sesleri, kimi kez hüzünlü, kimi kez kırılgan, kimi kez şen şakrak, kimi kez bir bahar çiçeği, kimi kez rüzgarda uçuşan bir kar tanesidir. Kimi kez de ben seni işte böyle baştan çıkarıveririm dercesine acımasızdır & Ağlarsınız& Gülersiniz& Eğlenirsiniz& Ve dayanamayıp kulağınıza çarpan sesleri tekrarlamaya başlarsınız.. Ve bilirsiniz ki bu sesler öyle bitip tükenecek gibi değildir& Efsane hanımları bu kez "Taş Plak Sesli" Sema dan dinleyeceksiniz
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 17 Eki 2007 17:13

REFİK FERSAN (1893 - 1965 ) :

Refik Fersan 1893 yılında İstanbul Şehzadebaşı'nda doğdu.Babasının sesi güzeldi;bir musiki aleti kullanmak ailenin gelenekleri arasındaydı.1893'de babası ölünce yakınları olan Faik Bey'in yalısına taşınırlar.Bu yalıda haftanın belli günlerinde Tanburi Cemil Bey, Leon Hancıyan ,Lavtacı Andon ,Rahmi Bey , Lemi Atlı,Neyzen Aziz Dede gibi sanatkarlar,yetenekli kalfa ve cariyeler derse gelirler,muhteşem fasıllar yapılırdı.İşte Refik Fersan böyle bir ortamda Türk Musıkîsi ile ilişki kurarak bu sanata derin bir şekilde bağlanmıştır.

Ailesinin musıkîye düşkünlüğü, kendisinin de olağanüstü hevesi ile başlangıçta Ud çalmağa çalıştı.Bir süre sonra Tanbur'da karar kıldı.Böylece 12 yaşında Tanburi Cemil Bey'den ders almağa başladı;bu dersler 5 yıl sürmüştür.Bu sıralarda bir yandan tanbur dersleri alırken bir yandan da Leon Hancıyan'dan usül dersleri alıyordu.Refik Fersan,Tanburi Cemil Bey'in itina ve ihtimam ile yetişdirdiği 5 tanburi'den biriydi. Diğerleri; 1)Cemil'in ablası Beyhan hanımın oğlu Hikmet Bey,
2)Kadı Fuat Efendi,
3)Faize Ergin
4)Tahsin Bey.

Daha sonra Robert Koleji ve Galatasaray Lisesi'ne devam eder ve Tevfik Fikret ve Ahmed Rasim Bey'den Fransızca,edebiyat ve biraz da ingilizce öğrenir.
1913 yılında Fahire Fersan ile evlenir,aynı sıralarda Cenevre'ye gidecekleri için düğünleri Cenevre'de olur.İsviçre'de Kimya öğrenimine başladıysa da tamamlayamamıştır.1917 yılında Darülelhan'a girer.Böylece "tanbur muallimi" olarak öğretim üyeleri arasına katılmış olur.

1918 yılında askerlik hizmetini yapmak üzere Mızıka-i Humayun'a tayin olur,aynı yıl içerisinde İsmail Hakkı Bey yönetiminde ilk konserini verir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra 1924 yılında "Cumhurbaşkanlığı Fasıl Heyeti Şefi" olur,1927'ye kadar çalıştıktan sonra sağlık nedenleri ile bu görevinden ayrılarak İstanbul'a yerleşir. Çankaya Köşkü'nde çalıştığı yıllarda,başbakan İsmet İnönü'nün Yunanistan'a yaptığı geziye katılır ve o yıllarda bestelemiş olduğu ve Rast Makamındaki "Methal" i Yunanistan'da armonize edilerek çalınmıştır.

M.Nureddin Selçuk - Refik Fersan


Refik Fersan,İstanbul'a yerleştikten sonra Münir Nureddin Selçuk ile serbest çalışma hayatına atılmış,plak çalışmaları yapmış ve eşi Fahire Fersan ile M.N.Selçuk'un konserlerine,doldurmuş olduğu plaklara eşlik etmiştir.

1937'ye kadar ilk İstanbul Radyosu'nda çalışmıştır.1938'de Ankara Radyosu'nun hizmete açılması ile Ankara'ya gelmiş,birçok hizmetlerde bulunmuş ve daha sonra İstanbul'a dönerek İstanbul Belediye Konservatuarı icra heyeti'nde
çalışmış ve "İlmi Kurul" başkanlığı yapmış ve bir süre de "Tasnif heyeti"nde çalışmıştır.Daha sonra uzun süredir çekmekte olduğu bir akciğer rahatsızlığından dolayı 13 HAZİRAN 1965 'de vefat etmiştir.

20.yüzyılın Türk Musıkisi bestekarlarının en önemlilerinden biri olan REFİK FERSAN , özellikle saz musıkimiz açısından gerçekten kuvvetli bir bestekardır. İlk sözlü eseri sözleri Fuzuli'ye ait olan "Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı ? "güfteli Kürdili-Hicazkâr makamındaki şarkısıdır. İlk saz eseri ise Şehnaz-Bûselik makamındaki peşrevidir.

Çankaya Köşkü'nde bulunduğu yıllarda büyük önderimiz Atatürk'ün arzusu üzerine aynı gece Nikriz makamındaki saz semaisini bestelediği ve yine aynı gece icra edildiği bilinmektedir.Atatürk özellikle son bölümden çok etkilenmiştir.Çok güçlü Hamparsum notası bilgisi bulunduğundan,gerek Ankara Radyosu'nda,gerekse İstanbul Belediye Konservatuarı'nda çalıştığı yıllarda bu nota ile yazılmış eski külliyatlardan birçok eseri Batı notasına çevirmiştir.

Kuvvetli nazariyat bilgisi ,usüllere hakimiyeti,eski makamların seyir ve karakterini çok iyi bilmesi nedeni ile metin eserler bestelemiştir.Unutulmuş makamlardan olan SELMEK makamını yeniden canlandırmış,hayli eser besteleyerek zenginleştirmiştir.Bu bilgilerin ışığı altında bestelediği ve 49 makamı içine alan bir de "KAR-I NATIK"ı vardır.Büyük,küçük her formda eser veren Refik Fersan'ın saz ve sözlü eserlerinde geleneklere bağlı kaldığı görülmekle birlikte,az-çok yeniliğe taraftar bir orijinalite sezilir.

Çeşitli form ve nitelikte şu eserleri bilinmektedir; Rast ve Selmek makamlarında 2 Mevlevi Ayini,2 ilahi,2 sirto,16 peşrev, 27 Saz Semaisi,1 medhal,1 Kar-ı natık,1 Karçe,2 Beste,1 Aksak Semai, 1 Yürük Semai,6 taksim plağı,80 şarkı.Kendisi eserlerinin toplamının 400 olduğunu söylermiş...

Refik Fersan'ın tavrını,tipini,tanbur icrasını Ruşen Ferid Kam'ın şu satırlarından dinleyelim isterseniz.....
"Rahmetli Refik Fersan,Tanburi Cemil'in sanat dehasının ışığı altında yetişmiş en eski çıraklarından biriydi.Kendisinde ilk musıkî öğrenme, Tanbur çalma istidat ve kabiliyetini kaçınılmaz bir arzu ve heves ,önüne geçilmez bir iştiyak haline getiren Tanburi Cemil Bey olmuştur." "Ben Tanburi Refik adını,delikanlılık çağlarının ilk yıllarında,hocazâdesi rahmetli Mesud'dan işittim.Kendisini ilk defa 1921 veya 1927 yılında , Kadıköy Hale Tiyatrosu'nda düzenlenen "Cemil Konser"inde gördüğüm bu ince insan narin yapısı,incecik boynu,siyah ve arkaya doğru taranmış gür saçları,dudağının yarısını kaplayan muntazam,biçimli kesilmiş bıyığı,daima gülen ve sevimli yüzü,bu yüzü aydınlatan pırıl pırıl zeki gözleri,kibar,zarif, mütevazı haliyle bende,beni kendine çeken içten bir alakanın ilk heyecanını uyandırmıştı.Aramızdaki dostluk ,yakınlık 1923 yılında kurulan "Cumhuriyet Devri" Darülelhanı'nda ,şimdiki İstanbul Konservatuarı'nda -başlamış ve uzun zaman sınırları içindeki sanat yollarında ,konserlerde,radyolarda,masa çalışmalarında gölgesiz devam etmiştir..."

Refik Fersan'ın eşi Fahire Fersan,1900 yılında İstanbul'da,babası Mâbeyinci Faik Bey'in Divanyolu'ndaki konağında doğdu.Çağının mûsıkîşinaslarının sık sık toplandığı bu konakta büyüdü.Çocuktaki yeteneği ilk kez sezen Rahmi Bey, ailesine Tanburi Cemil Bey'den ders almasını tavsiye etmişti.Bir yandan özel öğrenim görürken ,diğer yandan da akrabaları olan Suphi Ziya Bey'in hediye ettiği bir kemençe ile Cemil Bey'den ders almağa başladı.Altı aylık ilk ders süresinin sonunda Refik Fersan'la evlenerek İsviçre'ye gitti.Bu ortak hayat yabancı ülkelerde de mûsıkî çalışmaları açısından yetişmesinde büyük etken oldu.Yurda döndükten sonra Cemil Bey'in ölümüne kadar kemençe derslerine devam etti.Eşinin rehberliğinde günden güne gelişen kemençesi ile bu ekolün bir temsilcisi oldu;eşi ile aynı doğrultuda
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 17 Eki 2007 17:17

Resim


Bu plak üzerine:

Lale ve Nerkis Hanımlar'ın plaklarını ilk kez 1970'li yılların ikinci yarısında İstanbul Radyosu'nda yayımlanan bir taş plak programında dinlemiştim. Daha ilk notalarda insanı saran, bugün artık kaybettiğimiz ve adeta yabancılaştığımız, derinlerden gelen, ince hüzünlü, hafif esrarlı bir sesti dinlediğim. Artaki Candan'ın "Lûtfeyle güzel..." güfteli hicazkâr şarkısıydı o gün dinlediğim ilk plakları. Radyo yayınını banda kaydetmiş, şarkıyı günlerce dinlemiştim. Radyo arşivindeki plakların tanıtıldığı başka programlarda birkaç şarkılarını daha yakaladım daha sonra. Bir gün de Yüksekkaldırım'da bir taş plaklarını buldum ve hemen satın aldım. Gene geçmişin o esrarlı tınısı... Bir anda insanı geçmişin kuytuluklarına çeken, dinleyeni yüzyıl başı İstanbul'una götüren o duygulu, hüzünlü tiz sesler, o zarif üslup...

Acaba basit bir geçmişe özlem duygusu muydu hissettigim? Bu sorunun cevabını daha sonra verebilecektim: değildi. Ciddi musıki değerleri de taşıyordu bu plaklar. Peki kimdi bu Lale ve Nerkis Hanımlar? Çevremdeki musıkicilerin çoğu tanımıyordu onları. Hele genç musıkiciler adlarını bile duymamışlardı. En sonunda, Lale ve Nerkis Hanımlar'ı tanıyan, üstelik onların meclislerinde bulunmuş, ailelerini de tanıyan bir musıki adamı buldum. Üstad neyzen Niyazi Sayın'dı bu insan. Üstaddan Lale ve Nerkis Hanımlar'ın kardeş olduklarını, İpekçi Kardeşler diye anıldıklarını, asıl adlarının Lebibe ve Neyyire olduğunu öğrendim. Kendisinde pek çok plağı vardı. Bunların değerli icra örnekleri olduğuna ve bugünün genç musıkicileri için bu temiz üslubun pek çok fayda sağlayacağına inanıyordu Niyazi Sayın. Plaklarından birkaçını dinletti bana gramofonundan; ama dinlemekle yetinemedim ve kendisinde hazır bulunan 90'lık bir kasete doldurulmuş plaklarından da bir kopya aldım. Böylece yirmi-yirmi beş plağını Niyazi Sayın sayesinde dinledim.

Aradan uzun yıllar geçti. 1993'te Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı'nın çıkardığı İstanbul Ansiklopedisi'nde musıki maddeleri editörlüğü görevini üstlendiğim zaman, ansiklopedide Lale ve Nerkis Hanımlar'a da yer vermek istedim. Ansiklopedide onlara yer verebilmek için biyografık bilgiye ihtiyacım vardı. Ama hiçbir yazılı kaynakta biyografık bilgi yoktu onlar hakkında. Tek yol ailelerini bulmaktı; bu da zordu. Sonunda "İpekçi" soyadının tanınmışlığından yararlanabileceğimi düşündüm. O sırada İstanbul milletvekili olan Sayın İsmail Cem İpekçi'ye bir mektup yazarak kendisinden yardım istedim. Sayın İsmail Cem sekreteri aracılığıyla bana Nerkis Hanım'ın oğlu Sayın Celî İpekçi'nin telefon numarasını verdi.

Celî Bey'i evinde ziyaret ettim. Celî Bey teyzesinin, yani Lale Hanım'ın oğlu Merih Sezen'den daha doğru biyografık bilgiler alabileceğimi söyleyerek bana Sayın Merih Sezen'in telefonunu verdi. Bu plağın ortaya çıkmasındaki en büyük etmen olan Merih Sezen'le böyle tanıştım. Aynı gün kendisinden Lale ve Nerkis Hanımlar'ın biyografılerini de öğrendim. Böylece ansiklopedi maddesinin gerektirdigi bilgiler ortaya çıktı. Lale ve Nerkis Hanımlar ansiklopedinin L harfinde ayrı bir madde olarak yer aldılar.

Merih Bey'in elinde annesi ile teyzesinin bütün plakları vardı. Bu plakları yıllardır gözü gibi saklamış, eskimesin yıpranmasın diye sık sık çalmaktan bile sakınmıştı. Bunları, kendi deyimiyle, "tarihe mal etmek" istiyordu; ilerlemiş yaşında en büyük özlemi buydu. Fakat ne yapması, kime başvurması gerektiğini bilemiyordu. Plakları konservatuvarın arşivine vermek istemiş, ama kimse ilgilenmemişti. İstanbul Radyosu yetkilileri de radyonun mevcut arşivini bile koruyamadıkları gerekçesiyle ilgi göstermememişti kendisine. Başvurduğu musıkicilerden de yardım görmemişti. O gün Merih Bey'e plaklarla ilgileneceğimi, en doğru işin bu plaklardan hiç olmazsa bir bölümünün bir CD'ye aktarılması olduğunu söyledim.

Aradan birkaç yıl daha geçti. Dostum Hasan Saltık Kalan Müzik'i kurmuş, değerli taş plakları stüdyolarda temizleterek CD'ler halinde yayımlamaya başlamıştı. Hemen kendisine Lale ve Nerkis Hanımlar'ı teklif ettim; birlikte Merih Bey'i ziyaret ettik ve bir seçme plak yayımlamakta anlaştık. Sonra da arkadaşım Cemal Ünlü'nün yardımıyla stüdyoda üst üste birkaç gece çalışarak plakları tek tek kaydettik. Güzel gramofonunu stüdyoya getirip 60 kadar plağı, yani 120 şarkıyı kaydetmek için üç gece orada çalışan Cemal Ünlü'ye burada bir kere daha teşekkür etmek istiyorum. Plağın kapak ve bu kitapçığın sayfa düzenini hazırlayan arkadaşım Ersu Pekin'e de teşekkür borçluyum. Elinizdeki plağın hikâyesi böyle...

Lale ve Nerkis Hanımlar'ın bütün plaklarını dinledikten sonra musıkişinaslıkları hakkında daha geniş bir fikir edindim. Bu plaklar ilkin Türk musıkisi arşivi bakımından değer taşıyor. Lale ve Nerkis Hanımlar plaklara okumuş ilk kadın icracılar arasında yer alıyorlar.
Ancak, bu plaklar arşiv değerlerinin ötesinde, taşıdıkları icra değerleri, hattâ yorumlarıyla da ciddiye alınması gereken bir kaynak niteliğinde. "Piyasa üslubu"nun çok dışında, en ufak bir bayağılık bile taşımayan, bozulmamış, çok temiz bir icra bu. Yer yer süslemeci bir yanı da var bu icranın; ama süslemeleri hep zevk işi süslemeler, dolayısıyla şarkılara ayrı bir kişilik veren bir yorum özelliği taşıyor. Lale ve Nerkis Hanımlar'ın en dikkate değer plakları birlikte doldurdukları plaklardır. Bu plaklar bir kişi tarafından okunmuşcasına belirgin bir uyum ve ses birliği gösteriyor. Oysa ses sahaları farklıdır bu iki icracının. "Unison" musıki adına, büyük bir başarıdır bu.

Repertuvarlarına gelince, bu plaklarda önce has klasik eserler dikkati çekiyor; Dede Efendi'nin, Ahmed Ağa'nın, Kemanî Ali Ağa'nın, Sermüezzin Rıfat Bey'in, Haşim Bey'in, Hacı Arif Bey'in, Şevki Bey'in, Enderunî Ali Bey'in, Lem'i Atlı'nın, Nevres Paşa'nın, Nikogos Ağa'nın, Suphi Ziya Özbekkan'ın, Tanburî Mustafa Çavuş'un vb. eserleri gibi. Klasik eserlerin yanında, fasıl repertuvarının vazgeçilmez bazı eserleri yer alıyor. Bunlar dışında, kelimenin "teknik" anlamıyla "klasik" sayılmasa bile, Selahattin Pınar, Sadettin Kaynak, Artaki Candan, Mustafa Nafız Irmak, Sadi Işılay gibi bestecilerin bugüne kadar unutulmamış, değerli şarkılarını okumuşlar. Bir de dönemin gözde şarkıları denebilecek, bazı fantezi parçalar okumuşlar zaman zaman. Ancak, bir bütün olarak ele alındığında ciddi bir repertuvar bu.

Bu plaklara çok değerli sazlar eşlik etmişler. Plakların büyük çoğunluğu Nevres Bey (ud), Nubar Tekyay (keman) ve Mesut Cemil'in (viyolonsel) sazları eşliğinde doldurulmuş. Bu üstadların icra sorumluluğunu üstlenmiş olmaları bu plaklara ayrı bir değer kazandırıyor. Lale ve Nerkis Hanımlar'ın hocaları Udî Nevres Bey plakların büyük çoğunluğunda baş sazende denebilecek bir durumda; varlığı her icrada hissediliyor. Kimi plaklarda Artaki Candan da eşlik etmiş. Pek az plakta Sadi Işılay'ın, Dürri Turan'ın ve Selahattin Pınar'ın eşlik ettiklerini tesbit edebildik.

Plakların dikkate değer bir yönü de icranın "sazın hakkı"nı vermiş olmasıdır. Özellikle, Nevres Bey, Mesut Cemil ve Nubar Tekyay'ın eşlik ettikleri şarkılarda sazlar esere "eşlik" etmiyorlar sadece, etkili bir biçimde katılıyorlar icraya. İcraların büyük çoğunluğu ya aranağmesi ile başlıyor ya da bitiyor, kimi plaklarda aranağmesi hem başta hem sonda çalınıyor. Bazen mısra aralarında yahut aranağmelerinden önce sazlardan biri -çoğu kez keman- serbest gezinmelerle aranağmesine yol gösteriyor. Tabiî, birçok plak da taksimle başlıyor. Sazların varlığını etkili bir biçimde duyurduğu bu icra planını Nevres Bey'in hazırladığını düşünebiliriz.

Plaklardaki aranağmelerinin kendisi de bir özellik taşıyor. Bunlardan bazıları hiç duyulmamış yahut çok az duyulmuş aranağmeleridir. Nevres Bey'in eşsiz bir aranağmesi bestecisi olduğunu biliyoruz. Plaklardaki aranağmelerinden hiç olmazsa birkaçının Nevres Bey'in kendi bestesi olduğunu, bu nağmeleri belki de bu plaklarla musıki dünyasına soktuğunu tahmin edebiliriz.

Batı müziği plakları da tarihî bir önem taşıyor. İstanbul'da daha önce Türk sanatçılarınca doldurulmuş, "Batı müziği" denebilecek plaklar hafıf yahut fantezi şarkılardı. Opera şarkıları ile liedleri ilk kez onlar plaklara okumuşlardır. Türkçe sözlerle okunan bu plaklara bu diskte yer vermekle bir gerçeği de dinleyicilerimize hatırlatmış oluyoruz.

Lale ve Nerkis Hanımlar 1928-1937 yılları arasında plak doldurmuşlardır. Daha sonraki yıllarda hiç plak doldurmamışlarsa da, musıki ve musıki çevreleri ile ilişkilerini ömürleri boyunca sürdürmüşlerdir. Nerkis Hanım Maçka'daki evinde düzenli aralıklarla musıki toplantıları düzenlemiştir. Bu toplantılara başta kardeşi Lale Hanım olmak üzere, Münir Nurettin Selçuk, Mesut Cemil, Refık Fersan, Fahire Fersan, Şerif Muhittin Targan, Safıye Ayla, Selahattin Pınar, Dürri Turan, Necmi Rıza, Niyazi Sayın, Necdet Yaşar gibi birçok ünlü musıkişinas katılmıştır.

---------------------------------------------
Tracklist:
01. Geldi Revnak Ey Benim Kas-i Hilalim Meclise
02. Kaçma Mecburundan Ey Ahu-I Vahsi
03. Kerem Kil Bu Dil-I Zare
04. Suy-I Kagithane'de Mecnun-Misal
05. Sükunda Geçer Ömrüm
06. Cihan Ley-ü Nehar Aglar
07. Geçip De Karsima Gözlerin Süzme
08. Sensiz Bu Sabah
09. Kirsa Bin Tel Naz Ile
10. Görmezsem Eger
11. Lütfeyle Güzel
12. Görmek Ister Daima
13. Kurdu Meclis
14. Ebrulerinin Zahm-I Nihandir Cigerimde
15. Yine Yesillendi Daglar Çemeni
16. Kimseler Gelmez Senin Feryad-I Ates Bagrina
17. Girdim Yarin Bahçesine ayvalik Narlik
18. Yavrucagim Güzellendi
19. Aman Daglar
20. Bi-vefa Bir Çesm-I Bi-dad Ne Yaman Aldatti Beni
21. Gece Çöktü Söner Artik Ocaktaki Bu Ates
22. Hayalimde Mes'ut Bir Rüya
23. Eylülü Ey Taze Gonca-I Bahar
24. Güzel Sevda Gecesi, Gül Bizim Mestimize
25. Canimdan Aziz Olan Ey Sen
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 17 Eki 2007 17:31

Zeki Müren

Resim



6 Aralık 1931 tarihinde Bursa’da doğdu. Bursa'da başladığı orta öğrenimini İstanbul'da Boğaziçi Lisesi'nde tamamladı. İstanbul'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Süsleme Bölümü Sabih Gözen atölyesinden mezun oldu. Desen çalışmalarını öğrencilik yıllarından başlayarak pekçok kez sergiledi.

Zeki Müren, Bursa'da tamburi İzzet Gerçeker'den aldığı solfej ve usul dersleriyle musiki bilgileri öğrenmeye başladı. 1949'da, Boğaziçi Lisesi'nde okurken Agopos Efendi (sinema yönetmeni ve senaryo yazan Arşavir Alyanak'ın babası) ile udi Kirkor'dan aldığı derslerle de musiki eğitimini sürdü. Daha sonra, fasıl musikisini iyi bilen ve geniş bir repertuvarı olan Şerif İçli'den çeşitli eserler meşk etti; Refik Fersan'dan, Sadi Işılay'dan, Kadri Şençalar'dan yararlandı.

1950'de sınavla İstanbul Radyosu'na girdi. İstanbul Radyosu’nda 1951'de, canlı olarak yayımlanan bir programda ilk radyo konserini verdi ve bu konseri çok beğenildi. Bundan sonra Türkiye radyolarında düzenli olarak okumaya başladı. Radyo programları on beş yıl sürdü, bunların çoğu canlı yayın programlarıydı. Müren bundan sonra kendini daha çok sahne ve plak çalışmalarına verdi.

Zeki Müren 600'ü aşkın plak, kaset, CD doldurdu. Plağa okuduğu ilk şarkı Şükrü Tunar'ın "Bir muhabbet kuşu" güfteli şarkısıdır. Müren 1955'te, "Manolyam" adlı şarkısıyla Türkiye'de ilk kez verilen Altın Plak Ödülü'nü kazandı. Zeki Müren Türkiye'de en çok konser veren ses sanatçısıdır. Bir yılda yüz konser verdiği dönemler olmuştur.
İki yüz dolayında şarkı besteledi. On yedi yaşındayken bestelediği "Zehretme hayatı bana cânânım" mısraıyla başlayan acemkürdi şarkı bestelediği ilk şarkıdır. "Şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu" (suzinâk), "Manolyam" (kürdilihicazkâr), "Bir demet yasemen" (nihavend), "Gözlerinin içine başka hayal girmesin" (nihavend) güfteli şarkıları sık sık okunan, en sevilen şarkılarıdır.

Zeki Müren 1954'te Beklenen Şarkı adlı filmde sinema oyunculuğuna başladı. Büyük bir ticari başarı kazanan bu filmden sonra şarkılarının çoğunu kendisinin bestelediği on sekiz filmde daha oynadı. 1955'te de Arena Tiyatrosu'nca sahneye koyulan Çay ve Sempati adlı oyunda da baş roldeki oyuncuydu. Ayrıca 'Bıldırcın Yağmuru' isimli bir şiir kitabı da vardır.

Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı yüzünden 1980'den sonra sahne hayatından ve musikiden uzaklaştı. Bodrum'daki evine kapandı, münzevi bir hayat yaşadı. 24 Eylül 1996 Çarşamba günü, TRT İzmir Televizyonu'nda kendisi için düzenlenen tören sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Mezarı, doğum yeri olan Bursa'da Emir Sultan Mezarlığındadır.

Hakkında yazılanlar

1.Zeki Müren
Nalan Seçkin
Bilgi Yayınevi

“Zeki Müren'in ölüm haberi Türkiye gündemine bomba gibi düştü. İlk aşamada kimse inanamadı, fakat gerçekti. Her faniyi bekleyen son onu da 24 Eylül 1996 Çarşamba günü saat 20.59'da TRT İzmir Televizyonu'nun makyaj odasında yakalamıştı. Aslında Azrail'le, bant çekimi yapılan stüdyoda, yüze yakın medya temsilcisinin gözleri önünde selamlaşmıştı ama, kuvvetle olası ki, kendine özgü nezaketi ve tane tane sözcükleriyle can alıcıya yalvardı: "Burada olmasın n'olur!

http://www.youtube.com/watch?v=-FObUl6V ... ed&search=

http://www.turkmusikisikulliyati.com/anasayfa.htm
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 17 Eki 2007 18:01

Aşık Veysel Şatıroğlu (1894 - 1973)

Resim
Resim

Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in doğduğu sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresinde etkisini çok şiddetli gösteriyordu. Çiçek yüzünden Veysel’den önce, iki kız kardeşi yaşamlarını yitirmişti.


1901’de yedi yaşına girdiği sıralarda Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaştı ve o da yakalandı bu hastalığa. Sağ gözünün görme şansı vardı ve ışığı seçebiliyordu bu gözüyle o sıralar. Ne var ki, yakasını bırakmayan olumsuzluklar Veysel’in diğer gözünün de kör olmasına sebep oldu.


Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın âşığı ve ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire meraklı ve tekkeyle içli-dışlı birisiydi. Veysel’in üzüntüsünü az da olsa unutması için bir saz aldı ve halk ozanlarından şiirler okuyup, ezberletir oğluna. İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) aldı ve kendini de iyice saza verdi; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başladı.


Aşık Veysel’in hayatında ikinci önemli değişiklik seferberlikte başladı. Kardeşi Ali ve arkadaşları harp için cephelere gidince, arkadaşsızlık ve kardeş acısı, sefalet, onu umutsuzluğa sürükledi ve yalnızlığı daha derinden hissetmeye başladı.


Veysel’in annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i akrabalarından Esma adında bir kızla evlendirdiler ve Esma’dan bir kız, bir oğlu oldu Veysel’in. Oğlan çocuğunun daha on günlükken ölümüyle hayata küsen Veysel, bundan sonra 24 Şubat 1921’de annesi, ondan 18 ay sonra da babasının ölümüyle iyice yıkıldı.


Ağabeysi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir hizmetkâr tuttular. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka yaranın da sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırdı. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha eklendi böylece.


Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı vardı. İki yıl yaşadıktan sonra o da hayata gözlerini yumdu.



Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara’nın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşadılar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin, Veysel’e yol arkadaşlığı ettiler. Dönüşte Veysel, Hafik’in Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz aldı; Sivas’tan Sivrialan’a dönerken arkadaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybettiler. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak kumara verdiler. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evlendi.”


Kara Toprak

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yarim kara topraktır.
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yarim kara topraktır.


Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne faydalandım
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sadık yarim kara topraktır.


Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile dövmeyince kıt verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.


Ademden bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyva yetirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sadık yarim kara topraktır.


Karnın yardım kazma ile bel ile
Yüzün yırttım tırnak ile el ile
Yine beni karşıladı gül ile
Benim sadık yarim kara topraktır.


İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkesler gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.


Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sadık yarim kara topraktır.


Dileğin var ise Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan
Benim sadık yarim kara topraktır.


Hakikat ararsan açık bir nokta
Allah kula yakın kul Allah'a
Hak'kın hazinesi gizli toprakta
Benim sadık yarim kara topraktır.


Bütün kusurlarım toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarım düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sadık yarim kara topraktır.


Herkim olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sadık yarim kara topraktır.

1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kurdular. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenlediler. Böylece Veysel’in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başladı.


1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söyledi. Cumhuriyet’in 10. yıldönümünde Ahmet Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanları Cumhuriyet ve Mustafa Kemal Atatürk üzerine şiirler yazdılar. Bunlar arasında Veysel’in de vardı şiirleri. Veysel’in gün ışığına çıkan ilk şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”... dizesiyle başlayan şiir oldu. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in de köyünden dışarıya çıkması anlamına geliyordu.


O zaman Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel’in bu destanını çok beğeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyordu. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye arkadaşı İbrahim ile yürüyerek yola düştüler ve Ankara’ya gittiler. Veysel Ankara’da konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kaldı. Destanı Atatürk’e getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk’e okumak kısmet olmadı. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye verildi ve destan gazetede üç gün boyunca yayınlandı. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başladı.


Köy Enstitüleri’nin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yaptı. Öğretmenlik yaptığı bu okullarda Türkiye’nin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buldu. 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysel’e, “Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” 500 lira aylık bağlandı.


21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30’da doğduğu köy olan Sivrialan’da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.
En son Maket tarafından 17 Eki 2007 19:27 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Sonraki


Benzer Başlıklar

Dünyayı 'hack'leyen Türk'ü, FBI'daki Türk ajan yakalamış
Forum: Haber ve Güncel olaylar
Yazar: abc
Cevaplar: 1
İnternette sanat bienali
Forum: Site Tanıtımlarınız
Yazar: serdaris
Cevaplar: 0
Gönül bahçesi...
Forum: Resimler Bölümü
Yazar: odysseus
Cevaplar: 10
kıllı sanat
Forum: Komik Resimler & Karikatürler
Yazar: aytuna
Cevaplar: 6
Striptiz Sanat mıdır?
Forum: Bayanlara Ait Sohbet
Yazar: aysera
Cevaplar: 102

Dön Müzik Odası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir

cron