Zaman: 17 Nis 2014 6:49

Halk Ozanları

  
Divan Edebiyatı,Klasik Türk Edebiyatı ve Düz Yazılar Örneklerini Bulabileceğiniz,Paylaşabileceğiniz Bölümdür.

Moderatör: SüperMod

Forum kuralları
Mesaj Panosu Kullanım Kuralları.

Burada yazmak istediğiniz düz yazı,deneme,roman vs. ne varsa bizimle paylaşabilirsiniz...

Dikkat etmemiz gereken hususlar; alıntı yapıyorsak alıntı olduğunu ve mümkünse nereden alıntı yaptığımızı belirtelim.
Bir başkasının eserini sanki kendimizin gibi yazmayalım...

Mesajgönderen Maket » 23 Eki 2007 12:28

AŞIK MUHARREM NACİ ORHAN (İKRARİ)

Salınarak biri gider,
Boyu selvi dala benzer,
Ona hasret bülbül öter,
Tomurlanmış güle benzer.

İKRARİ der gelenlere,
Hasbi halim bilenlere,
Hayat verir ölenlere.
Seher vakti yele benzer.


1 Temmuz 1927 tarihinde Malatya Arguvan ilçesi, Kuyudere (Minayik) köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Mehmet Orhan Annesi Fatma Orhandır. Ehlibeyt Soyundan İmanı Zeynel Abidin evlatlarındandır.

Saz çalmaya curayla 6-7 yaşlarında başlamıştır. Saz çalmaya başladığında okula henüz gitmediğini, 9-10 yaşlarına geldiğinde bağlama çalmaya başladığını belirtmektedir. Amcası Aşık Hasan Hüseyin Orhan’ı izleyerek, köyde saz çalanları izleyerek, bağlama çalmayı öğrenmiştir. Köyde bağlamayı herkesin pençeyle (elle) çalması sonucunda Aşık Muharrem Naci Orhan’da bağlamayı pençe (elle) tekniği ile öğrenmiştir.

Etkilendiği halk aşıkları : Hasan Hüseyin Orhan Hz. İmam Cafer Ocağı dedelerinden Ali Dede, Mehmet Ali Dede ve Arapkirin Hastek (Aluçlu) köyünden İmam Bakır Ocağı evlatlarından Zevnel Dede ve Oğlu Ali Özcan dededen gene Elbistan’ın Kantarma köyünden Abuzer dede ile İbrahim dedelerden gerek saz çalmada gerekse saz ve ses üzerindeki yorumlanndan etkilenmiştir. Fakat yazmış olduğu Nefesler, Koşmalar Duvaz İmamlar Taşlamalar gibi şiirlerinde hiç şüphe yok ki Fuzili Yemini - Virani- Kul Himmet - Pir Sultan- Şah Hatayi - Karacaoğlan - Cemali - Şem-i Tevz-i - Teslim Abdal Turabi - Kaygusuz - Mücrimi - Abdal Musa ve daha pek çok Halk Aşıklarının etkisiyle şiirlerini yazmıştır.

İlk defa Cem’e köyü olan Kuyudere (Minayik) köyünde katılmıştır. Saz çalmayı cem toplantılarında daha da ilerletmiş ve ilerleyen zamanlarda kendisi cem yürütmeye başlamıştır. Cem yürütmeye köyünde başladığı gibi Malatya’da Arguvan’da ve civar köylerinde Cem yürütmüştür. Bunun dışında Maraş - Adana - Antep - Elazığ- Tunceli – Erzurum - Sivas Tokat- Yozgat- Ordu-Amasya-Ankara Marmara bölgesi Tekirdağ - İstanbul il ve ilçelerinde ve köylerinde Cem yönetmiştir. Bunun akabinde yurt dışında Almanya ve Avusturya’nın muhtelif şehirlerinde Cem yöneten ender aşıklarımızdan birisidir.

Muharrem Naci Orhan’ın mahlası İkrari mahlasıdır. Bir cemaat toplantısında saz çalınıp söylenirken, başta babası olmak üzere orada bulunan kişiler tarafından İkrari mahlası Muharrem Naci Orhan’a uygun görülmüştür. Kendisine ilk başlarda kendi kendine çalıp söyleyen Muharrem Naci Orhan, daha sonraları Usta malı eserlerin şiirlerinin yanı sıra İkrari mahlası ile şiirler yazmaya ve söylemeye başlamıştır.

Okul hayatını, köyde okul olmadığından dolayı ilkokulun 1. sınıfını Ermişli köyünde okumuştur. 2. 3. ve 4. 5. sınıfları Karahöyük köyünde, okumuştur. Zor şartlar altında okuyan Muharrem Naci Orhan, Arapkir Orta Okulunun sonrasında Malatya Lisesini bitirdikten sonra tahsiline 3 yıl ara vermiştir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini imtihanla kazandıktan sonra Roma kürsüsüne girdi. Evli ve bir çocuk sahibi Olduğu için maddi yönden de durumunun iyi olmayışı sebebiyle Avukatlık stajını yapmıştır. 1960 Eylülünde fiilen Avukatlık yapan Muharrem Naci Orhan 40 yıl avukatlık yapmıştır.

1956 yılında evlenmiştir. Bu evlilikten 2 kız ve 2 erkek evladı vardır. Şu anda İstanbul’da eşi ve bir çocuğuyla beraber kalmaktadır. Avukatlık işini bırakan Muharrem Naci Orhan kendi yazmış olduğu şiirlerin yayınlanması için kitap çalışmalarıyla, konferanslar ve cem cemaat toplantılarına katılarak yaşamını sürdürmektedir.




Kuyudere (Mineyik) Köyünde Aşıklık Geleneği
Bitirme Çalışması
Mehmet Sarıaltun
İstanbul - 2000






Eserlerinden bazıları:



İşe yaramayan kişi,
Bak duvara bak duvara,
Dışı bozuk çürük içi,
Bak duvara bak duvara.

Secdeyi ademe eyle,
Derdini Tabibe söyle,
Ne öyledir nede böyle,
Bak duvara bak duvara.

Hayırda derman nerde,
Bulamazsın derman nerde,
Kabe nerde sen nerde,
Bak duvara bak duvara.

Çevirip ademe gelin,
Arı gibi güle konun,
Acep ne olacak halin,
Bak duvara bak duvara.

İKRARİ harf ile nokta,
Allahı arama gökte,
Hak ademde adem hakta,
Bak duvara bak duvara. Salınarak biri gider,
Boyu selvi dala benzer,
Ona hasret bülbül öter,
Tomurlanmış güle benzer.

Kipriği ok, kaşlan yay,
Sanki bedirlenmiş bir ay,
Huriden melekten bir soy,
Dili oğul bala benzer.

Gözler ahu saçı kara,
Zahmi aile açtı yara,
Mansur gibi çekti dara,
Zülfi ile tekle benzer.

Kıya kıya can bakar,
Baktıkça sinemi yakar
Ab-ı Kevser olmuş akar,
Çoşkun akan sele benzer.

İKRARİ der gelenlere,
Hasbi halim bilenlere,
Hayat verir ölenlere.
Seher vakti yele benzer.
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 23 Eki 2007 12:28

Murat Çobanoğlu
Sevdiğim yar bana göndermiş name
Rüzgar dokunmamış dal ister benden
Bir lezzet olmasın onun tadında
Hiç arı görmemiş bal ister benden

Çobanoğlu'yum ben iz bulabilmem
Kışın çok ararım yaz bulabilmem
İnsanlarda doğru söz bulabilmem
Yalan söylemeyen dil ister benden

Asıl soyadı Çobanlar olan Murat Çobanoğlu 1940'ta Kars'ın İstasyon mahallesinde doğdu. Annesi Lala (La'li) hanımdır. Babası, Aşık Şenlik'in çıraklarından Aşık Gülistan'dır; Arpaçay'ın Kıraç köyünden olup 1920'de Kars'a yerleşmiştir. Karısının erken ölümü dolayısıyla oğlunu o büyütüp yetiştirdi. İlkokul öğrenimi gören Murat Çobanoğlu çocukluğunda babasının saz çalışını dinledi, ama ona özenmedi. Ancak 1951 'de gördüğü bir düş üzerine tutumu değişti. olayı şöyle anlatıyor:

“Göç mevsimi yaylaya göçerken susadım. Yol kenarında bulunan çeşmeye su içmeye gittim. Ben oyalanınca göçlerimiz dağı aştı. Akşamın alacakaranlığında uyuyakaldım. İşte o zaman nasibim olan aşıklık ilhamı bana verildi. Sabah, yaylada beni bulamayan babam düşer yollara, beni aramaya. Beni çeşmenin başında uyurken bulunca, aşık olacağımı söyledi. Saz aldı. Saz tutmasını öğretti. O zamandan bu yana saz çalmaya, şiir ve türküler söylemeye başladım.”

Murat Çobanoğlu Artvin, Konya, Erzurum ve Mut'ta yapılan yarışmalarda dereceler aldı. Özellikle atışma dalında başarı gösterdi. Sık sık radyoda ve televizyonda -değişik konularda- söyledi. Saza egemenliği, ulusal duygularının güçlülüğü ve kendine özgü sesiyle ilgi çekti. Kars'ta “Çobanoğlu Halk Ozanları Kahvesi”ni açıp işletti. Yurt içinde ve dışında düzenlenen bazı şenliklere katıldı.

1965'e kadar Devrani, 1967'ye kadar Yanani, ondan sonra da Çobanoğlu takma adını kullandı.

YAPITI
Murat Çobanoğlu'nun yayımlanmış bir şiir kitabı yoktur.

KAYNAKÇA .
Muzaffer Uyguner (Halkevleri dergisi, Mart 1970); Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri (Antoloji, 1978); Feyzi Halıcı, Saz Şairlerinin Diliyle Atatürk (1981 ); Emir Kalkan, XX. Yüzyıl Türk Halk Şairleri Antolojisi (1991 )



Asım Bezirci
Türk Halk Şiiri II-1993

26 Mart 2005 tarihinde Ankara'da vefat etti...





Eserlerinden bazıları:


İster Benden

Sevdiğim yar bana göndermiş name
Rüzgar dokunmamış dal ister benden
Bir lezzet olmasın onun tadında
Hiç arı görmemiş bal ister benden

Ne bir çiçeğim var, ne de bir bağım
Ne bir sedirim var, ne de konağım
Ne bir yuvam vardır, ne de otağım
Al kuşam içinden şal ister benden

Kaşları kemandır, kirpiği oktur
Feleğe karşılık oyunum yoktur
Bir kuzu bulamam koyunum yoktur
Yine de bir sürü mal ister benden

Ben bu gidişilen nereye varam
Derman bulabilmem, yaramı saram
Ne bir çölüm vardır, ne de bir sahram
Yine yüce dağdan yol ister benden

Bu fani dünyada çoktur zararım
Ne bir kazancım var, ne de bir karım
Ne bir ağacım var, ne de yaprağım
Yazın kışın solmaz gül ister benden

Çobanoğlu'yum ben iz bulabilmem
Kışın çok ararım yaz bulabilmem
İnsanlarda doğru söz bulabilmem
Yalan söylemeyen dil ister benden


Gör

İnsan dedikleri duvara benzer
Hele suvakları dökülsünde gör
Gördüğün her güzele aldanma
Saç ağarsın beli bükülsün de gör

Kara toprak insanları yoğurur
Vedası geleni bir bir çağırır
Arkası kuvvetli fazla bağırır
Dostları yanından çekilsin de gör

Demek ki dünyada olur dermanın
Birgün uyanırsın geçmiş zamanın
Bazı insan der ki ben bir aslanım
Ezrayıl peşine dakılsın da gör

Çobanoğlu kulak versen sözüne
Yazılanlar mutlak gelir yüzüne
Evde bile karı bakmaz yüzüne
Hele sırtın yere yıkılsın da gör


Güvenmem

Böyle midir dünya senin bütün işlerin
Var git dünya daha sana güvenmem
Kâr yerine çoktur bana zararın
Var git dünya daha sana güvenmem

Biçare Kerem'i yandırdın nara
Arzu, Kamber için kaldı avara
Ferhat az mı külünk vurdu dağlara
Var git dünya daha sana güvenmem

Çok yiğidi sen caydırdın ahdından
Çok güzele ah çektirdin bahtından
Çok sultanı sen indirdin tahtından
Var git dünya daha sana güvenmem

Çobanoğlu arzuhalin bildirdin
Çok yiğidin gül benzini soldurdun
Aşıkları gurbet elde öldürdün
Var git dünya daha sana güvenmem Mevla'm Emreylese Gökte Güneşe

Mevlam emreylese gökte güneşe
Zerresi dünyayı yakar mı yakar
Kanber Arzu için suda boğuldu
Mecnunda Leyla'yı yakar mı yakar

Bir yanı ışıktır bir yan karanlık
Bazı su durudur bazı bulanık
Kuşlar havadadır sularda balık
Ah çekse deryayı yakar mı yakar

Çalışıyor görür müsün arıyı
O da sever çiçeklerden sarıyı
Bir ana kuş görmez ise yavruyu
Daldaki yuvayı yakar mı yakar

Dünya aynı yerde durur ha durur
Güneşin ateşi her yan kurutur
Esmez ise rüzgar yağmazsa yağmur
Ekinler tarlayı yakar mı yakar

Aşık olan kurtulur mu sızıdan
Ne anladım gönlüm sen bu yazıdan
Bir koyun ki ayrılırsa kuzudan
Meleşir yaylayı yakar mı yakar

Çobanoğlu gündüz olur gecesi
Ne yandan geliyor bu acı sesi
Bir evladın olur ise acısı
Anayı babayı yakar mı yakar


Öğretmen

Ana baba gibi emeği vardır
Ağızdır, lisandır, dildir öğretmen
Sevgisi, şefkati insana yardır
Vücuttur kanattır koldur öğretmen

Talebe okulun yeşil fidanı
Yanan bir ocağın sönmez dumanı
Öğretmendir yaraların dermanı
Arıdır, kovandır, baldır öğretmen

Öğretmendir bize gösteren yolu
Odur talebenin kanadı kolu
Öğretmen hazinedir, doludur dolu
Yapraktır, ağaçtır, daldır öğretmen

Öğretmendir fabrikanın temeli
Öğretmendir bütün dünyanın dili
Bütün insanlara uzanır eli
Bize ışık tutan yoldur öğretmen

Öğretmendir ışık veren dünyaya
Öğretmendir bizi götüren aya
Öğretmenin ilmi benzer deryaya
Irmaktır denizdir göldür öğretmen

Sende yetişmiştir nice paşalar
Öğretmensiz açılır mı kapılar
Temelinden sağlam olan yapılar
Çobanoğlu der ki güldür öğretmen
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 23 Eki 2007 12:29

Nesimi Çimen

Adana, Saimbeyli ilçesinde 1931 yılında doğdu, Daha sonra tüm ailesiyle Kayseri, Sarız ilçesine yerleşti. Kadirli ve Elbistan ilçelerinde uzun süre kaldıktan İstanbul'a taşındı. Küçük yaşlarında türkü derlemeleri yaptı. İstanbul'a naklinden sonra topladıkları bu folklor değerlerini radyo arşivlerine kazandırdı. Hatayi, pir Sultan Abdal ve diğer usta ozanların nefeslerini söyleyerek kendisini tanıttı. Nefeslerini, türkülerini bağlama ile değil, göğsünde taşıdığı ''Cura'' eşliğinde söylerdi. Cura çalmada ün kazanmıştı. Kendi yazdığı deyişlerini de okuyup söyleyen Nesimi Çimen, Yurt içinde ve dışında pek çok programlar yapan bir ozandı. Yaşamı 2.7.1993 günü Sivas'da, Madımak Oteli'nde yaşanan yangın olayında noktalandı.

Nesimi Çimen'den derlenen bazı türküler:
-Ayrılık hasreti kar etti cana
-Bin derdim var idi bin daha oldu
-Daha senden gayrı aşık mı yoktur
-Deli gönül yine ah-ü zar oldu
...




Dinle beni kulağın aç
Sev insanlığı sev gardaş
İnsan Kabe insan miraç
Sev insanlığı sev gardaş.

İnsanlar Hakk'ın mekanı
İnanmazsan aç Kuran'ı
Sakın hor görme insanı
Sev insanlığı sev gardaş

Meleklerin secdegahı
Orda gördüler insanı
Bırak kusuru, günahı
Sev insanlığı sev gardaş

Nesimi der her yaşında
İnsan sevdası başında
Kötü huylunun dışında
Sev insanlığı sev gardaş


Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Barış güvercini uçsun Dünya da
Yok olsun kötülük düşmanlık ölsün
Barış güvercini uçsun Dünya da
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin

Dünya cennet olsun yaşasın insan
Gelin barışalım dökülmesin kan
Son bulsun savaşlar kesilsin figan
Barış güvercini uçsun Dünya da
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin

İnsancıl insanlar barıştan yana
Ancak zalim olan kıyar insana
Barış aşkı yayılmalı cihana
Barış güvercini uçsun Dünya da
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin

Nesimi der ki ey füze yapanlar
Acımasız zalim cana kıyanlar
Bırak ey yaşasın bütün insanlar
Barış güvercini uçsun Dünya da
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 23 Eki 2007 12:30

Aşık Nuri Çırağı

Kötünün kötü hevesi
Geriye kalacak nesi
Saz âşıkın gam teknesi
Parmak telden vaz mı geçer.



Çırağı vaadinde dursun
Çalışan murada ersin
İster ise avcı vursun
Turna gölden vaz mı geçer.


Âşık Nuri Çırağı 1948 yılının onuncu ayında Erzurum’un Şenkaya ilçesinin Gaziler (Bardız) nahiyesinin Kaynak köyünde doğmuştur. Köyün eski ismi Çermik yeni ismi ise Kaynak’tır.

Asıl ismi Nuri Cihan Karataş’tır. Nüfus kayıtlarına göre doğum tarihi 01.01.1949’dur. Dedesinin ismi Süleyman, babası Muhammet Hamit’tir. Babaannesi Fadime, annesi Emine (Seher) hanımdır. Bir babanın bir çocuğudur. Seher Hanım doğum yaptıktan sonra hastalığa yakalanır. Genç yaşta annesini kaybeder.

İlkokuldan 1960-1961 eğitim öğretim sezonunda mezun olur. Mezun olduğu yıl Erzurum Yavuz Sultan Selim Öğretmen Okulunu kazanır. Annesi yanından ayırmak istemediği için okula kaydolamaz.

Eşi halasının kızı Zennure Hanım’dır. Zennure on beş yaşında Nuri on yedi yaşında iken evlilik gerçekleşir. Bu evlilikten; Emine, Neşe, Mehmet Mansur, Ahmet Nesimi, Ali İmran ve Ömer Faruk adında altı çocuğu dünyaya gelir.

1976 yılında Âşık Reyhani ile Kars’ın kahve kültüründen de etkilenerek Erzurum’da “Âşıklar Kahvesi”’ni açar ve bu kültürün gelişmesine hizmet ederler. Reyhani ile olan birliktelik 1978 yılına kadar devam eder. Bu kahve 1993 yılına kadar kültüre hizmet eder. 1993 yılında Kocaeli’nin Darıca beldesine taşınır. Halen Darıca’da yaşamaktadır.

1994 yılında İstanbul’da “Gülhane Parkı Âşıklar Kahvesi”ni açar. Bu kahve âşıkların İstanbul’a taşınmasını sağlar. Bu kahve aynı zamanda İstanbul’da kurulan ilk âşıklar kahvesidir. 1999 yılına kadar devam eden bu kahve 2000 yılında “Gebze Âşıklar Kahvesi” olarak açılır ve hâlâ devam eder. Âşıklar kahvesi zincirine 2001 yılında açılmak üzere olan “İzmit Çene Suyu Parkı Âşıklar Otağı” eklenir.

Çocukluğundan beri kendisinden büyüklerle aynı mecliste olmayı sever. Âşık Nihani, Müdami, Deryami, Efgâri, Gülistan, Ruhani, Reyhani ve hocası Âşık Mevlüt İhsani gibi âşıkların saz meclisinde bulunur. Aynı köyde yaşadığı hocası Mevlüt İhsani kendisine ilk sazını alır. Bir gün babası namaz kılarken babasını rahatsız edince babası sazını kırar. Sazının kırılmasına çok üzülür. Daha sonra babasından aldığı para ile Kars’tan kendisine yeni bir saz alır. Şiir yazmaya kabiliyeti olan Nuri, ustası İhsani’den aldığı dersler sayesinde saz çalmayı öğrenir. Yıllarca beraber olduğu Reyhani’nin de kendisi üzerinde etkisi olduğunu kabul eder. Ancak asıl ustası Mevlüt İhsani’dir.

1966’da başlayan Konya Âşıklar Bayramı’na 1967 yılından itibaren katılmaya başlar. Mahlâsını Orhan Şaik, Fevzi Halıcı, Ahmet Kabaklı ve Behçet Kemal Çağlar Konya Âşıklar Bayramı’nda vermiştir. Konya Âşıklar Bayramı başta olmak üzere birçok kutlama, şenlik, tören gibi programlara katılmıştır. Türkiye’de gezmediği çok az il vardır. Bu iller Sinop, Hakkâri ve Muğla’dır. Bunun yanında yurt dışında Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde turnelere katılmıştır. Bunların yirmi biri Avrupa’ya biri ise Orta Asya’yadır. Özel televizyon kanallarında ilk âşıklar programını yapan Âşık, halen bu tür programlara çok düzeyli bir katkı sağlamaktadır. TRT dâhil birçok radyoda da değişik programlara katılmıştır. Ayrıca TRT’nin Kars radyosunun onaylı sanatçısıdır. Yüzün üzerinde ödülü olan âşık, ulusal bir televizyon kanalında program yapmaya devam etmektedir..

Açtığı kahvelerle âşıkların yetişmesine büyük katkı sağlayan Çırağı, aktif hayatı nedeniyle doğrudan usta-çırak ilişkisiyle âşık yetiştiremese de bu kültüre katkılarıyla tarihteki yerini alacağına inanmaktadır. Doğu Anadolu’da ilk kez âşıklar için turne düzenlemiş, açtığı “Âşıklar Kahvesi” ile kültürün yayılmasına büyük hizmetler etmiştir.

Kaynak:
Edeb. Öğr. Ömer ÖZBAYRAK
Kocaeli Ün. Fen-Edebiyat Fak. T.D.E.
Lisans Tezi-2001


GÖRDÜKLERİM

Gittim gördüm bizim köyü
Neler olmuş biz gideli.
Kurumuş pınarın suyu
Neler olmuş biz gideli.

Bir dolu içtim tasınan
Gene eski hevesinen
Gönlüm ayrıldı yasınan
Neler olmuş biz gideli.

O gün çok geç oldu sabah
Kalktığımda çektim bir ah
Yok olmuş diktiğim kavak
Neler olmuş biz gideli.

Pınar bilir sözümüzü
Senle yuduk yüzümüzü
Gel de bir gör emmim kızı
Neler olmuş biz gideli.

Han evler virâne olmuş
Çiçekler sararmış solmuş
Yerine baykuşlar konmuş
Neler olmuş biz gideli.

Çırağı’yım çok merağım
Şirin yaylam Kumru dağım
Yıkılmış baba ocağım
Neler olmuş biz gideli.


KAR ÇİÇEKLERİ

Çıktım bu dağlara seyran eyledim
Serpilmişler düze kar çiçekleri.
Durdum onlarınan sohbet eyledim
Karıştılar söze kar çiçekleri.

Tarihi çok yakın düneyin daha
Huşu ile can vermişler Allah’a
Bütün istekleri tek bir Fatiha
Sesleniyor bize kar çiçekleri.

Ölmemişler, canlı fakat konuşmaz
Aklı idrak eden bu işe şaşmaz
Yazın, kışın renkleri de değişmez
Her zaman tap taze kar çiçekleri.

İstiklâl uğruna bahşetmiş canı
Ruhu ile birleştirmiş vatanı
Baktığında selamlıyor insanı
Sanırsın yelpaze kar çiçekleri.

Her zaman her yerde beraber onlar
Vatanın âşığı sevdâkâr onlar
Gelenden gidenden haberdar onlar
Bakarlar göz göze kar çiçekleri.

Biz de yanlarına gitsek otursak
Durup ibret ile onlara baksak
Nuri Çırağı’yım bir sual sorsak
Ne söylerler yüze kar çiçekleri.


OĞUL

Yaratılan kulu ufak göremem
Gönlü kendisine şah olur oğul.
Yetimlerin torbasına el atmam
Vallahi çok günah ah olur oğul.

Çirkef ile gel nefsini bezetme
Olur olmaz yere sözün uzatma
Elin tabağına elini atma
Batar ciğerine mıh olur oğul.

Aklı olan hiç boş yere zorlanmaz
Bulutun yokluğu göğü gürletmez
Cahile bin cila sürsen parlatmaz
Kâmillerin yüzü mâh olur oğul.

Çırağı derdine bir çâre ara
Hayır et, yâr ol yâr olan yâra
Günah ile çıkar isen huzura
Sadece kendine vah olur oğul.


AÇMIŞ OLAYDIM

Varıp gittim bir kapıya dayandım
Şahâdet miftahıyla açmış olaydım.
Ben dört renkli boya ile boyandım
Emrini nehyini seçmiş olaydım.

Varlığımı Hak cennete koydurdu
Sol yanımdan Havva çıktı dedirdi
Zalim nefis bana buğday yedirdi
Elimle sitrimi biçmiş olaydım.

Kara ettim Hakk’a karşı yüzümü
Kalmadı cennette adam lüzûmu
Serendib’e fırlattılar özümü
Bu tatlı canımdan geçmiş olaydım.

Hıkıf inzal oldu kendi varından
Haber verdi bu gününden yarından
Daha evvel bilip şeytan şerrinden
Hakk’ın daldasına kaçmış olaydım.

Fâni mülke Âdem diye duyruldum
Bir kalmadım Havvâ ile ayrıldım
Tövbe ettim günahlardan sıyrıldım
Fâniden bâkîye göçmüş olaydım.

Çıkmaz idim cennet denen yuvadan
Ellerimi indirmezdim duadan
Bir kalırdım ayrılmazdım Havvâ’dan
Rahman pınarından içmiş olaydım.

Çırağı’yım razı olsam çileme
Dert dökmeye sarılmazdım kaleme
Kahretmezdim göçer iken âleme
Birlik tohumunu saçmış olsaydım. FAKİR

Kazanı kaynamaz eleği dönmez
Dumanı bacadan çıkmaz fakirin.
Kapısı açılmaz bir kimse gelmez
Komşusu yüzüne bakmaz fakirin.

Nasip olmaz gide düğüne toya
On bir nüfusu var düşmüş hay huya
Aylar geçer hasret şekere, çaya
Kurumuş pınarı akmaz fakirin.

Feleğin fakire bilmem kastı ne
Başın koyar kuru hasır üstüne
Dolu düşer harmanının üstüne
Karısı erkenden kalkmaz fakirin.

Kurban günü bir et değer diline
Acımazlar neden ise haline
Çocukları elvan değer diline
Düğünde bayramda yakmaz fakirin.

Çırağı geliyor bilmem ne yandan
Kirpiği karışmış yaş ile kandan
Her gün kuru ekmek acı soğandan
Yiyor çocukları bilmez fakirin.


VAZ MI GEÇER

Sinek ayranına konar
Arı baldan vaz mı geçer.
Suç işleyen kendi yanar
Mevlâ kuldan vaz mı geçer.

Bu varlığı beden bilir
Dili tevhit eden bilir
Hakk’a doğru giden bilir
Yolcu yoldan vaz mı geçer.

Yeşeren ağaçta dal var
Kâmilde bir ehl-i hal var
Kötüye bin kere yalvar
Fitne felden vaz mı geçer.

Kötünün kötü hevesi
Geriye kalacak nesi
Saz âşıkın gam teknesi
Parmak telden vaz mı geçer.

Çırağı vaadinde dursun
Çalışan murada ersin
İster ise avcı vursun
Turna gölden vaz mı geçer.


ARZUMUZ

Biz ki insan yaratıldık anadan
İnsan geldik insan olmak arzumuz.
Türlü renge sahip olduk sonradan
İnsan geldik insan olmak arzumuz.

Bakmaz mısın başındaki dumana
Sanma hevesliyim saza kemana
Ben âşık değilim fotoromana
İnsan geldik insan olmak arzumuz.

Dinle kardaş sana bir çift sözüm var
Çırağı’yım elde dertli sazım var
İnsan olmak için candan arzum var
İnsan geldik insan olmak arzumuz.


TÜRKÜLERİMİZ

Beni gardaşımla kucaklaştırdın
Dilden dile yaşa türkülerimiz.
Koskoca dünyaya sen çığır açtın
Toprak ile taşa türkülerimiz.

Biz seni severiz kollarını aç
Çünkü yaramıza sendedir ilaç
Gelinime duvak, güveyime taç
Bacıma gardaşa türkülerimiz.

Gönlündesin milletimin her zaman
Mehterle çalındın şaşırdı düşman
Gâh Köroğlu oldun gâhi Genç Osman
Yön verdin savaşa türkülerimiz.

Önünde krallar başını eğmiş
Kopuz ile çalınarak söylenmiş
Öz yurdumda mesken kurmuş eğlenmiş
Bir baştan bir başa türkülerimiz.

Bas bağrına dalgalansın bayrağı
Dünya bilsin bura Türk’ün toprağı
Seni söyledikçe Nuri Çırağı
Düşer mi telaşa türkülerimiz.


BENİM

Serin serin esme rüzgâr
Bugün gönlüm gamlı benim.
Şaka yapmayın bulutlar
İki gözüm nemli benim.

Ömür güneşimiz açtı
Vakit müddete yanaştı
Hayat ipliğim dolaştı
İşim serencamlı benim.

Hal dinlerim hal söylerim
Gam okurum dert çözerim
Çırağı ağlar gezerim
Günüm hep matemli benim.
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 23 Eki 2007 12:31

Ozan Sinemi

Çok görmeyin dostlar bana
Bir ceylanın vurgunuyum
Tükendim ben yana yana
Bir ceylanın vurgunuyum

Sinemi'yim aklım şaştı
Özüme bir çıngı düştü
Gönlüm kanatlanıp uçtu
Bir ceylanın vurgunuyum



1961 Yılında Sivas ili Divriği ilçesine bağlı Karakuzulu köyü Hıdırlık Mezrasında doğdu. İlk okulu komşu köyü olan Güneş köyü ilk okulunda okudu. Askerlik çağına kadar köyünde çiftçilikle uğraştı bu dönemde yöresinin ozanları olan Feyzullah Çınar, Mahmut ERDAL, Mehmetali Karababa ve Ozan Rehberi gibi ozanların etkisinde kaldı.

Daha ilkokul yıllarında iken sesinin güzelliği yöre halkı tarafından tespit edilmişti. Düğünlerde bayramlarda türkü söyletirlerdi küçük yaşta iken kendi imkanlarıyla saz çalmayı öğrendi.

Uzun yıllar usta malı yani, Pir Sultan Abdal'ın, Ruhsati'nin, Devriş Kemal'ın Mihneti'nin ve Feyzullah Çınarı'nın eserlerini seslendirdi. Askerlik dönüşü Ankara'ya yerleşti. Daha önceleri asıl adı olan Ali Cavit Coşkun olan ozanımız daha sonra değerli ozanımız Ozan Dergahi'nin önerisiyle Sinemi mahlasını almıştır.


1995 yılında Halk Ozanları Kültür Vakfı'na üye oldu. Aktif olarak vakfın etkinliklerine katıldı. Ozanlık geleneğine hizmet eden bütün ozanlarla tanıştı. 1999 yılında Ozanlar

Vakfı Genel Başkanlığına seçildi. Uzun yıllar bu görevine devam etti. Bugüne kadar çeşitli yarışmalarda onlarca ödül aldı. 'Mahkum ettin' 'Güzel Dost' adlı iki kaset yaptı. 'Güzel Dost' adlı bir kitabı yayınlandı.

2005 yılında Anadolu Halk Ozanları Kültür Derneğini 25 ozan arkadaşı ile birlikte kurdu. Halen bu dernek faaliyetlerinde çalışmaktadır. Ozanlık geleneği'nin sürdürülmesinde aktif olarak çalışmaktadır.




LAİKLİĞİ İŞLEDİK

Hünkar Hacı Bektaş Veli'den beri
Özümüze Laikliği işledik
Kendimize önder seçtik o piri
Sözümüze laikliği işledik

Bektaşilik ikiliğe son verdi
Aleviler canan için can verdi
İnsanlığa yol gösterip yön verdi
Hazımıza laikliği işledik

Karşı çıkanlara şaşırdık kaldık
Gururla yaşadık şerefle öldük
Horasan'dan beri yürüdük geldik
İzimize laikliği işledik

Sevgi bahçesinde yeşerdik bittik
Ayrık otlarını yolduk yok ettik
Gönül yaylasında çok sürü güddük
Kuzumuza laikliği işledik

Kapımız açıktır kapalı değil
Elimiz kalemli, sopalı değil
Mülkümüz engindir, tepeli değil
Düzümüze laikliği işledik

Birlik fidanını diktik bu yurda
Hiç medet ummadık cahilde körde
Döşüne tel taktık koluna perde
Sazımıza laikliği işledik

Aşıklar taşımaz kini benliği
Hoşgörüde bulur zevki şenliği
Yırtılmaz sökülmez aşkın önlüğü
Bezimize laikliği işledik

Karanlığa ışık tutar dünümüz
İlim öğrenmekle geçti günümüz
Atatürk'ün İlkeleri konumuz
Tezimize laikliği işledik

Cehalete karşı tavır takınca
Ey Sinemi korkma yoktur sakınca
Cumhuriyet meşalesin yakınca
Közümüze laikliği işledik

2005 yılı Hacı Bektaş Veli'yi anma
Törenlerinde "Alevi Bektaşilerin
Laikliğe Bakışı " Konulu Şiir Yarışmasında 1.lik ödülünü alan şiiridir.


GİTSİNMİ BÖYLE

Doğruyu söylemek suç olur diye
Susalımda kervan gitsinmi böyle
Onurlu yaşamak güç olur diye
Her gelen bir tokat atsınmı böyle

Yalan gerçek hep bir tutulup gitti
Kurtlar kuzulara katılıp gitti
Deve hamuduyla satılıp gitti
Herkes bir köşeyi satsınmı böyle

Kimi kiralanmış can alan asi
Kimi sindirilmiş çıkmıyor sesi
Kimine vermişler sarığı meshi
Uyan demiyelim yatsınmı böyle

Bölüp parçalamak zalimin huyu
Çağdaş geleceğe kazarlar kuyu
Gemi her taraftan alıyor suyu
Görmezden gelelim batsınmı böyle

Ozan Sinemi'yim halkıma kıyıp
Emeğini üç beş soyguncu yeyip
Alaca kargaya bülbülsün deyip
Verelim meydanı ölsünmü böyle


YÜRÜMÜŞ

Ozanlar tarihi binyıllar öte
Kıl kamış bir destan yazmış yürümüş
Kayalar kestirmiş Şirin Fehata
Vuslat arzusunu sezmiş yürümüş

Muhittin Arabi isyan eylemiş
Mansur darda En-el Hakk'ı söylemiş
Nesimi yüzülüp çok yol boylamış
Zulmün oynunu bozmuş yürümüş

Şaman topuz çalmış türkmen bağlama
Şarab ilham olmuş Ömer Hayyam'a
Hatayi kavgada yenilmiş ama
Hayatın sırrını çözmüş yürümüş

Bedret'din ömrünce gerçeği demiş
Börklüce çarmığa boyun ermemiş
Kalender çelebi bir sınav vermiş
Hakkı sevenleri üzmüş yürümüş

Dadaloğlu ozanların serveri
Köroğlu kavgadan dönmemiş geri
Celali Başbuğu sözünün eri
Bolu Beyliğini ezmiş yürümüş

Fuzuli çileyi bağrına basmış
Sürmeli sevdiği Senem'e küsmüş
Seyrani sazını duvara asmış
Taze karılar gibi tozmuş yürümüş

Yunus Emre doğru sözü eğmemiş
Koca Haydar zulme ödün vermemiş
Nazım Hikmet memlekete sığmamış
Ömrünce haksıza kızmış yürümüş

İşte böyle ozanların töresi
Mazlumun isyanı aşkın çırası
Sinemi'nin hicran olmuş yarası
Günbegün bağrında azmış yürümüş


NELER GÖTÜRDÜ

Ben seyir ederken zevki sefayı
Yıllar benden neler neler götürdü
Sırtlayıp giderken bunca cefayı
Beller neler neler götürdü

Ne bahar yaşadım ne de yazını
Hep taşıdım kahrını nazını
Çok dinledim muhannetin sözünü
Diller benden neler neler götürdü

Kimisine köle oldum kul oldum
Bazen acı bazen tatlı dil oldum
Çoğunada yoldaş oldum yol oldum
Kullar benden neler neler götürdü

Hep çırpındım türlü işe bulaştım
Kendim yordum ne menzile ulaştım
Göçüm alıp diyar diyar dolaştım
Yollar benden neler neler götürdü

Ozan Sinemi'yim yağdım yatışdım
Zalim ile cebelleştim atıştım
Kim çağırsa sazım ile yetiştim
Teller benden neler neler götürdü


MAHKUM ETTİN

O mahsum bakışın ile
Gözlerine Mahkum ettin
Hayran oldum baka kaldım
Yüzlerine mahkum ettin

Belaya koydun başımı
Çıkmaza sürdün işimi
Kestin ekmeğim aşımı
Nazlarına mahkum ettin

Sevenler beslermi kini
Yıktırdın sarayı hanı
Alev gibi sardın beni
Közlerine mahkum ettin

Dost Sinemi bu ne halın
Bir sevdaya düşmüş yolun
Gahı acı tatlı dilin
Sözlerine mahkum ettin


KURBAN OLDUĞUM

Neredesin dönde gel sen
Yoluna kurban olduğum
Sohbetine hasretim ben
Diline kurban olduğum

Sevdan işledi özüme
Sensiz Dünya boş gözüme
Siyah saçın dök yüzüme
Teline kurban olduğum

Viran ettin sen bu yeri
Uğruna koymuşum seri
Önüm sıra sallan yürü
Beline kurban olduğum

Sensin Sinemi'nin canı
Damarında dönen kanı
Sür yüzüme okşa beni
Eline kurban olduğum VURGUNUYUM

Çok görmeyin dostlar bana
Bir ceylanın vurgunuyum
Tükendim ben yana yana
Bir ceylanın vurgunuyum

Leyla Şirin Aslı soylu
Gönlü engin melek huylu
Gül yanaklı selvi boylu
Bir ceylanın vurgunuyum

Yokluğu boynumu eğer
Ölüm ayrı koyam eğer
Gülüşü Dünya'yı değer
Bir ceylanın vurgunuyum

Sinemi'yim aklım şaştı
Özüme bir çıngı düştü
Gönlüm kanatlanıp uçtu
Bir ceylanın vurgunuyum


UTAN

Çağdaş laikliğe vesile olmuş
Bu Cumhuriyet'i kurandan utan
Bunca özgürlüğü hep sana sunmuş
Vatana canını verenden utan

Olmazdı ibadet kalmazdı ezan
Çıkmazdı İstiklal Marşı'nı yazan
Bütün sınırları kanıyla çizen
Göksünü düşmana gerenden utan

Anan bilinirdi baban olmazdı
Biterdi Türklüğün adı kalmazdı
Ata ejdadını kimse bilmezdi
Kanayan yarayı sarandan utan

Bitmişti Osmanlı teslim olmuştu
İnglizler dört bir yana dolmuştu
Kocaman İzmir'i ele almıştı
Yunanlı'yı yurttan sürenden utan

Ozan Sinemi'yim gafletten uyan
Cepheden cepheye hep zafer diyen
Lozan Belgesi'ne imzayı koyan
Sevr zincirini kırandan utan


HACI BEKTAŞ ÖĞRETTİ

Gönül sarayına sevgi harcını
Karmasını Hacı Bektaş öğretti
İlmek ilmek medeniyet hurcunu
Örmesini Hacı Bektaş öğretti

Anlayınca hürriyetin farkını
Onun için derin kazdık arkını
Kin ile nefretin paslı çarkını
Kırmasını Hacı Bektaş öğretti

Bu millete eşit diye hür diye
Bölenlere cahil diye kör diye
Cümlesini kucaklayıp yar diye
Sarmasını Hacı Bektaş öğretti

Gönülden Bağlıyız o ulu cana
Kadın ile erkek geldik yan yana
Erenlerin sofrasını meydana
Sermesini Hacı Bektaş öğretti

Aziz dostum kaçma gel olalım cem
İkilik her zaman getirir elem
Aşkın yarasına ilahi bir em
Sürmesini Hacı Bektaş öğretti

Erken kalkan varır yolun sonuna
Bazen binbir engel çıkar önüne
Benlikten arınıp dostun yanına
Varmasına Hacı Bektaş öğretti

Bir daha dönmemek için dünlere
Bilim kapısını açtık canlara
Böyle aydınlığa muıtlu günlere
Ermesini Hacı Bektaş öğretti

Kişi devam eyleyince okula
Kör düşünce hükmedemez akıla
Cumhuriyet kavuşunca şekile
Kurmasına Hacı Baktaş öğretti

Neler yaptık Atatürk'ün gününde
İlkeleri çiçek açtı sonunda
Sadık dostun kapısnın önünde
Durmasını Hacı Bektaş öğretti

Türk Milleti önder seçti Ata'yı
İmar ettik doğu ile batıyı
Sinemi'ye hakikatten öteyi
Görmesini Hacı Bektaş öğretti

2004 Hacı Bektaş Anma Şenlikleri'nde
"Aydınlanma sürecinde Hacı Bektaş
ve Cumhuriyet konulu Şiir Yarışması'nda
3.lük ödülü alan şiirdir "


BOZUK DÜZEN

Sahtekara kulluk edersen eğer
Senide alkışlar bu bozuk düzen
Hırsıza hayduta verirsen değer
Seni de alkışlar bu bozuk düzen

Laikliğin ilkesinden saparsan
Gericiye hurafaya taparsan
Atatürk’çü düşmanlığı yaparsan
Senide alkışlar bu bozuk düzen

Rüşvet al rüşvet ver alıştın ise
Yiyip ense göbek geliştin ise
Kirli pazarlıkta buluştun ise
Senide alkışlar bu bozuk düzen

Hergün kuruyorsan sinsi planı
Aklıyorsan çete mafya talanı
Ömrün boyu söylüyorsan yalanı
Senide alkışlar bu bozuk düzen

Sinemi’yim derdim içimde birgün
Benim gibi böyle kalmışsın yorgun
İnsan haklarını çiğnersen hergün
Senide alkışlar bu bozuk düzen


ERENLER

Ben kenidimi bilip aklım yeteli
Hep güçlüye esir oldum erenler
Dağdan taştan sızdım aktım engine
Derince bir göle doldum erenler

Mazlumsun dediler sığındım kaldım
Tokmaksız davulu bir zaman çaldım
Hayat mektebinde dersimi aldım
Herşeyi kendimde buldum erenler

Kin ile kibiri bir yana attım
Yüklendim yükümü menzile yettim
Dikenler içinde gül gibi bittim
Açmadan goncayı soldum erenler

Sinemi zalimin kaldım çölünde
Yıldım fetvasında acı dilinde
Kendini bilmeyen cahil elinde
Günde yüzbinkere öldüm erenler


GÜZEL DOST

Sendeki varlığı arayıp durma
Sen sana dön sen sendesin güzel dost
Gidipte kendini kimseye sorma
Sen sana dön sen sendesin güzel dost

Bütün canlı cansız kendi halında
Levhi kalem emir bekler elinde
Kahinatı sen var ettin dilinde
Sen sana dön sen sendesin güzel dost

Kalbin ayna gibi sözünde senin
Kudret dediğin nur yüzünde senin
Ne cevherler vardır özünde senin
Sen sana dön sen sendesin güzel dost

Bilimsel değilse bırak geride
Medet umma cinde minde peride
Canavar yer ayrı kalma sürüde
Sen sana dön sen sendesin güzel dost

Sinemi'yim sözüm giderse boşa
Bunda ötesine karışmam haşa
Gel itibar etme hayla düşe
Sen sana dön sen sendesin güzel dost
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 23 Eki 2007 12:32

AŞIK PERVANİ Mehmet Gökalp


Karadeniz yöresinde çok sayıda halk şairi yetişmiştir. Sahil kesiminde mani, türkü ve destan söyleyen, kemençe ve tulum-zurna çalan şairler iç kesimlerde ise saz eşliğinde koşma, destan ve güzelleme söyleyen şairler çoğunluktadır.

Sadece Artvin ve ilçelerinde 160 dan fazla şair yetişmiş olup bunların 60 dan fazlası halk şairidir. işte Aşık Pervani de bunlardan biridir.

5 Mart 1931 tarihinde Yusufeli'nin Havuzlu (Okar) köyünde doğan İsmail Çelik, 19. yüzyıl halk şairlerinden İkrari'nın torunudur. Babası Ali, annesi Ayşe olup, kendi köyünde çiftçilikle geçinirken köyün mazrası olan Satol Yaylasında çift sürerken uykusu geliyor. Bir yabanı armut (panta) ağacının gölgesinde yatıp uyuya kalıyor. Rüyasında Hızır, İlyas ve Kutup Nebi onu Mısır'ın Kenan ilinde asıl adı Ayşe, mahlası ''Nazlıhan'' olan bir kızı gösteriyorlar. Pirlerin elinden bade içen İsmail onlarla yedi deryayı dolaşıyor. Bir susuz değirmen görüp bu değirmenin kime ait olduğunu soruyor:

-Bu değirmen Narmanlı Sümmani'ye aittir. Yedi deryanın suyu bu değirmenden geçerdi. Kendisi öldü ve değirmen de artık dönmüyor, diyorlar. Sonra yeni yapılmış bir değirmen gösteriyorlar. Bu değirmenin kime ait olduğunu soruyor:
-Oğlum bu değirmenin sahibi yoktur, diyorlar. O da:
-İhtiyar baba, bu değirmen benim olmaz rnı? diye soruyor. Pir diyor ki:
-Ya oğlum, bu değirmen senin için yapılmıştır. On iki hicapta ''perdede'' bu
değirmenin taşları sanki kanat bağlamıştır. Bundan öteye yol yoktur. Bundan ötesi karanlıktır... diyor. İsmail bakıyor ki değirmenin taşları sanki kanat bağlamış, öyle hızla dönüyor ki, şaşırıyor o anda:
-Ne güzel dönüyor, ayni pervanaye benziyor, deyince pırlerden biri ona hitaben:
-Bundan sonra senin aşıklar arasında adın Pervani'dir diyor. İsmail'e mantık ve imla öğrettikten sonra, Nazlıhan'ı ona, onu Nazlıhan'a nişanlıyorlar ancak Hızır Nebi:
-Oğlum Pervani, eyvah ki göreceğin bundan ibarettir. Sana bundan sonra sevdiğine kavuşmak kısmet değildir deyip: ''Size destur demişiz'' diyorlar ve kız oradan ayrılıp gitmeğe, Pervani de arkasından şiir söylemeğe başlıyor :

Dön beri dön beri yüzün göreyim
Bir dakika karşımda durda öyle git
Eyledin cismimi hep kızıl yara
Derin yaralarım sar da öyle git,

Sevdiceğim ben karında ötüştüm
Şirin dudu gibi lisan konuştum
Göründün gözüme elimden kaçtın
Bana bir teselli ver de öyle git.

Bir telini vermem yüz bin liraya
Neylerim ki perde geçti araya
Cismimi düşürdün kızıl yaraya
Yarama bir derman sar da öyle git

PERVANİ'nin elden gitti cananı
Gönül feryat eder eyler figanı
Sevdiceğim bulam nerede seni
Bari bir nişane ver de öyle git.

diye seslenince, Nazlıhan durup ona karşılık veriyor:

Dinle ey sevdiğim sefil Pervani
Sana cemalimi görmek haramdır
Erenler ki bize haram dediler
Dünyada murada ermek haramdır

Bu dünyada deremezsin gülümü
Sümbüller kuşattı sağ ve solumu
Sırma saçlarımı, ince belimi
İnce beli sana sarmak haramdır

Ara, görmek için düş gurbet ele
Ben bir gülüm senin gibi bülbüle
Sen bir bülbül oldun şol gonca güle
Sana gonca gülü dermek haramdır,

Od düştü de yakar benim içimi
Sevdiceğim affeyle gel suçumu
Gerdana dökülen sırma saçımı
Senin için teli örmek haramdır

Nazlıhan'ım bir murada eremem
Haram derler pirler burda duramam
Bu dünyada cemalini göremem
Sana bir nişane vermek haramdır.

Bu koşmayı söyledikten sonra kaybolur. İsmail, uyandığı zaman gece yarısı olmuş, çifte koştuğu iki öküz de uzaklaşmıştır. Henüz 18 yaşında olan İsmail köyüne dönünce Osman adlı bir marangoza dut ağacından bir saz yapmasını söylüyor, Osman Usta da:

-Sen düğünlerde zurna çalardın, ne zaman saz çalmayı öğrendin? diye takılıyor ama dut ağacından da bir saz yapıyor.

Genç Aşık İsmail Pervani, altı aylık bir bekleme süresinden sonra sazı eline alıp şiirler okumaya başlıyor. Köylüler onun gerçek bir aşık olup olmadığını anlamak için Zor (Esenyaka) köyünden ünlü aşık Huzuri (1887-1951) yi getirip onunla karşılıklı deyişmelerini istiyorlar. Huzuri, İsmail Pervani ile bir müşaarede bulunuyor ve ayrılırken:
-Sümmani'nin yadigarı size mübarek olsun diyor. 1949 yılının bahar ayında yanına Osman Çolak adlı arkadaşını (Sofu) alan Pervani, önce Narman'ın Samikale köyüne gidip, aşık Sümmanl'nin mezarını ziyaret ediyor, mezarı başında bir koşma söylüyor:

Hicret edip geldim Yusufelinden
Haki payen yüzüm sürmeğe geldim
Bülbül vaz geçer mi gonca gülünden
Açılan gülleri dermeğe geldim

Ben de meftun oldum kaşı alaya
Halimiz ayandır Gani Mevla'ya
Oltu'dan uğradım Samikale'ye
Sümmani Baba'yı görmeğe geldim.

Pervani eyledi derd ü figani
Erenlerden almış lütfu ihsanı
Aşıkların piri Baba Sümmani
Huzurunda divan durmağa geldim.

Erzurum, Erzincan, Sivas, Eskişehir, İstanbul demeyip 15 yıl gurbet elde gezen Pervani'nin elimizde 250 şiiri var. Yayına hazır olup himmet sahibi bir Karadenizliyi bekleriz.

En çok Sümmani ve şair Huzuri'nin tesiri altında kalan Pervani, aşk şiirleri yanında tasavvufla ilgili şiirler de söylemiştir. Fuzuli'nin meşhur:

Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı?
Felekler yandı ahımdan muradım şem'i yanmaz mı?

diye başlayan gazelindeki söyleyiş güzelliğini şu semaisinde görüyoruz:

Düşenler böyle sevdaya
Yanıp ta püryan olmaz mı?
Dalanlar muhit deryaya
Coş edip umman olmaz mı?

Çekerim aşkın narını
Neylerim dünya varını
Görenler Hak didarını
Acaba hayran olmaz mı?

Hakk'ı bilir halayıklar
Hakk'ı zikreder sadıklar
Aşk ile yanan aşıklar
Bu dünyadan usanmaz mı?

Var geçtim zevkle sefadan
Gönül ayrılmaz Leyla'dan
Pervani yandım sevdadan
Cismim kana boyanmaz mı?

Hz. Muhammet Mustafa için söylediği ilahı, yepyeni duygu ve düşüncelerle doludur:

Geldi nebiler serveri
Doğdu cihana Muhammet
Saçıldı mü'minler nuru
İndi lisanı Muhammet.

Bunca seksen bin alemin
Hem peri hem de ademin
Cümle Arap ve Acemin
Dini, imanı Muhammet

O'dur nebiler Sultanı
Kör olsun sevmeyen onu
Cem'etti Osman Kur'an'ı
Duyuldu şan-ı Muhammet

Zir ü zemin, asumanın
Biz gibi mahcur kalanın
Ağlayan Aşık Pervan'ın
Derdi dermanı Muhammet.

Yunus Emre'nin şiirlerine de nazireler yapmış olan Aşık Pervani, son yıllarını tasavvufa vermiştir. İşte bir örnek:

Misafirhanedir dünya
İşte geldik, gidiyoruz.
Geçen günler oldu rüya
İşte geldik gidiyoruz.

Emekler oldu nafile
Çektiğimiz bunca çile
İnsan-ı kamil bizimle
İşte geldik gidiyoruz

Kalır dünyada servetin
Eğer verdinse zekatın
Ameldir senin cennetin
İşte geldik gidiyoruz

Bu dünya sana kala mı?
Mevla'dan yardım ola mı?
Dilimiz mübin kelamı
İşte geldik gidiyoruz.

Üç günlük yalan dünyaya
Emekler gitti havaya
İşimiz kaldı kübraya
İşte geldik gidiyoruz

Ağlayanın yüzü gülsün
Dünya malı sana kalsın
Kalanlara selam olsun
İşte geldik gidiyoruz

Bu dünyaya konan göçer
Yarap bizi etme naçar
Hak Kerim'dir kapı açar
işte geldik gidiyoruz.

Pervani arttı ahımız
Affet Yüce Allah'ımız
Topraktır son durağımız
İşte geldik gidiyoruz.

Semai tarzında söylediği şiirler yanında ilahileri hiç de yabana atılır cinsten değil. Bir ''münacaat''ında Allah'a ihlas ile yalvarıyor:

Aşkın ile eyle hasta
Kavuşmak isteriz dosta
Tevhid ile son nefeste
Ölenden eyle Allah'ım.

Aşk bülbülü eyler dadı
Zikretmede binbir adı
Felah bulmaktır muradı
Olandan eyle Allah'ım.

Zat-ı mutlaksın Yarabbi
Resube olmuşuz tabi
Olsam ayağın turabi
Sürenden eyle Allah'ım.

Pervani kulun kemterin
Ümmetiyiz Muhhemed'in
Yarabbi, hüsn ü didarın
Görenden eyle Allah'ım.

Görüldüğü gibi Yunus'un şiirlerinden geçen ''Dost'' ve ''Kemter'' kelimlerini Pervani de ustalıkla kullanmıştır. İlkokul tahsili olmasına rağmen, Hak aşığı olmanın verdiği ilham ve duyuşla şiirlerine ifade kuvveti katmıştır:

Aman Yarab kusurumu
Affetmek bir adalettir
Sana karşı günahım çok
Benim için rezalettir

Düşmüşüm ah ile zara
Aldandım nefs ü envara
Elim boştur yüzüm kara
Affolursam ne devlettir.

Düşünüp de fikir etmek
Birliğine şükür etmek
Seni daim zikir etmek
Bana lütf u saadettir.

Pervani bu dünya fani
Eyleme cürmü, isyanı
Zikreyle Gani Yezdanı
Şefaatçı Muhammet'tir.
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 23 Eki 2007 12:33

Aşık Said

Ağ Ellerin Sala Sala Gelen Yar
Nasıl Getireyim Seni Ele Ben
Ya Bir Şahin Olsam Sen Bir Balaban
Taksam Kaynağıma Gitsem Çöle Ben



Der Said'im Görür Zatı Zad İle
Aldırdım Yarimi Bir İspat İle
Göksü Sülenbetli, Tosun At İle
Yar Terkimde Hep Gideyim Çöle Ben

Aşık Said 1251 (1835) yılında Kırşehir iline bağlı Toklumen Köyünde doğmuştur. Değirmenci Oğulları denen bir aileden gelmektedir.

Said, okuyup yazmayı önce köyün hocasından öğrenmiş, sonra 18 yaşlarında Kayseri'ye giderek iki buçuk yıl medrese öğrenimi görmüştür.

Üç kez evlenmiş ve bir çok çocukları olmuştur. Bunlardan dördünün erkek, birinin kız olduğu kesindir. Ayrıca bir oğlu ile bir kızının olduğu da söylenmektedir. Adil ve İbrahim adlarındaki iki oğlu aynı günde ölmüş. Nuri adındaki oğlu 1290 (1874) deki büyük kıtlıkta keme (domalan) toplamak üzere Kızılırmak'ın karşı kıyısına geçerken sandalın devrilmesi sonucu boğularak ölmüştür. Şairin kendisinden sonra yaşayan tek oğlu, O'nun gibi bir halk şairi olan Aşık Seyfullah'dır.

Haşim adındaki bir kardeşi Silifke'de mutasarrıflık yapmıştır. Aşık Said, Kızılırmak üzerinde kayıkçılık yapardı. Çiftçilikle de binicilik sevdiği uğraşlardı. Emmileri de kayıkçılık yapıyormuş, öyleyse bu uğraş onlardan gelmiş olmalı kendisine. O, bir taraftan kayıkçılık yaparken, bir taraftan da ülkenin bir çok il ve ilçelerini dolaşmış ve sazına oralardan da teller bağlamıştır. Dörtlüklerinde çok yerleri gezdiğini, <> dolandığını bildiriyorsa da, adlarını saymıyor. Görüşmelerimizden ve şiirlerinden çıkarabildiğimiz kadarıyla Ankara, İstanbul, Bursa, Eskişehir, Konya, Kayseri, Maraş, Antep, Adana, Mersin, Silifke, Tarsus, İzmir, Manisa, Haymana, Şereflikoçhisar, Aksaray, Keskin bunlardan bazılarıdır. Ayrıca Yemen'e de gitmiştir. Gezdiği yerlerde etkilenme derecesine göre şiirler yazmış, türküler, düzmüş.

Bölgedeki yaşlı ve konuya yakınlık duyan kişilerden Aşık hakkında edindiğimiz diğer bazı bilgilerin de buraya aktarılması uygun düşer sanırız.

Bir görüşe göre dôrt, bir gôrüşe göre altı yıl askerlik yapmış Yemen'de. <> başlıklı şiirinde, asker olarak Yemen'e gittiğini belirleyen bir açıklık yoksa da, bölgede askerlik hizmetini, Yemen'de yaptığını savunanlar az değildir. Nitekim askerden sevgilisine yolladığı <> adlı şiirindeki:

Leylayı yitirmiş Mecnuna döndüm
Yana yana ıssız çölü beklerim

mısraları askerliğini Yemen'de yaptığı şeklindeki görüşleri oldukça açıklığa kavuşturmakta, buna <> şiirindeki :

Yemen'den karalı haber geliyor
Nice yiğitler de hasret ölüyor

sözleri de eklendiğinde, askeriliği Yemen'de yaptığı büyük oranda doğruluk kazanıyor.

Türkü söylemeğe genç yaşında başlamış ve sözlerini sazının tellerine ustaca dökmesini becermiş. Bağlama çalmayı kendi kendine öğrendiğini, küçük yaşta başladığını söyleyenler çoğunlukta ise de, çocukluğunda komşu köylerden birinde ünlü bir saz erinin yaşadığını ve bu usta kişiden öğrenmiş olabileceğini ileri sürenlerde çıkmıştır. Bu kişilerin sözleri tahminden öte geçmediği gibi, isim ve yer de bildirmediklerinden ve hayli azınlıkta olduklarından Şair'in bağlamayı kendi kendine öğrendiği daha çok kesinlik kazanıyor.

Kırk beş yaşına kadar sazını ilhamlarının dili haline getiren Aşık, bu yaştan sonra çok sevdiği sazını bırakmıştır. Sazını erken bırakması iyi mi olmuştur, kötü mü bilemeyiz. Gerçek şu ki, Aşık Said bu gün bağlama tellerinden dökülen türküleriyle yaşayan ozanlardan biri. Türkülerinin çoğu, memleketi olan Kırşehir ve çevresinde hala yaşamaktadır. Derlenemediği için unutulanlar olsa bile. Ayriyeten incelemeler sırasında Kırşehir folklorundaki yerini ve önemli payını saptamış bulunuyoruz. Üstelik yaşadığı dönemde de türkülerinin yaygın ve tutulur olduğu tartışmasız söyleniyor.

Genel kanı Aşık Said'in yanık ve çok güzel olduğu, türkülerini içinden geldiğince okuduğu başladığını tamamlamadan geçmediği, dinleyenlerin ona uyarak sessizce ve zevkle havasına girdikleri biçimindedir. Görüşmelerimiz sırasında, bağlamayı ender bir ustalıkla çaldığını, bir söylediği parçayı uzun bir süre geçmeden bir daha söylemediğini öğreniyoruz. Bize verilen bilgiye göre, şu örnekler anlatılanları doğrular niteliktedir:

Bir düğünde davetliler arasında, zamanın önde gelen eski bir bağlama erbabı da bulunuyor. İlkin bu sanatçı alıyor tezeneyi ve yumuluyor sazın göğsüne ve tellerine. Çalıyor ve söylüyor. Dinleyenler mest oluyor, bir hayranlık rüzgarı esiyor oracıkta. Sonra sıra genç Aşık Said'e geliyor, hem çalıyor, hem söylüyor. Sesi ve sazı o kadar güzelmiş ki, kendisini ilk kez dinleyen ünlü kişi bağlamasını eline alarak ayağa kalkmış, övgüsünü damgalar gibi ortasından kırıvermiş herkesin önünde.

Gene bir gün, dört gelin kız su dolduruyor bir pınardan. Oradan geçmekte olan Said, bir söğüdün gövdesine yaslandıktan sonra, <> diye başlıyor çalıp çığırmaya, kızlar bu güzel, bu yanık, bu içten konser karşısında testilerini yere çalarak beğenilerini açığa vuruyorlar.

Bütün bu özelliklerinin normal gereği ise, Said'i zamanın aranan, beklenen kişisi yapmasıdır. Her taraftan sık sık ziyaretine gelenler olurmuş. Çoğunluk ise avcı arkadaşları. Yaşlı bir köylü hem kendi gördüklerine, hem de duyduklarına dayanarak şunları açıklıyordu bu konuda: Said'in deden kalma bir odası varmış. Çevre köylerden ve daha uzak yerlerden Said'i ziyarete gelenler eksik olmazmış. Gelenler dedesinin köy odasında ağırlanır, bazen sabahlara kadar yarenlik edilir, çalınır, söylenirmiş. Gelenler bu odada gecelerlermiş. Bundan da. anlaşılıyor ki Aşık'ın adı biliniyor ye söylüyordu dillerde: <> şiirinde bunu kendisi de açığa vuruyor:
<>

Said'in bir tutkusu da şahan. Ava çıktığında olduğu gibi, çıkmadığı zamanlarda da elinde, omzunda şahanla dolaşırmış. Aşik'ın şahana olan sevgi ve tutkusunu şiirlerinde de görüyor ve bize verilen bilginin gerçek olduğu sonucuna varıyoruz:

Yavru bazım konmuş kolun üstüne
Dökmüş saçlarını belin üstüne
Şahinimi salmış idim yabana
Mail oldum ben bir kaşı kemana

Ün eyledim yüce dağlar salından
Gözü kara bir balaban kuş ile
Elde bazım kalktım keklik avına
Yol alanda Ağızboz'un dağına

Bir şiirinde de şöyle duyurur kolundaki Şahini:

Davet olsam dost köyüne okunsam
Yavru şahinimi kolda götürsem.

Bu örnekler dışında, şahan, şahin, balaban, baz gibi adlarla bu kuşlara düşkünlüğünü belli eden satırlarına çokça rastlıyoruz.

Aşık Said'in, kadınlara olan eğilimi ayrı bir özelliği olarak çıkıyor karşımıza. Ne var ki bu noktadaki görüşler şehre ve köye göre değişiyor. Kırşehir'de kadınlara aşırı düşkünlüğün kanısı yaşarken, kendi köyünde, <> şeklinde söyleyenlere rastlıyorduk. Gel gelelim şiirleri ve hayatına ait kısa bilgiler birinci görüşü daha bir haklı çıkarır nitelik taşıyor.

Gene köyünden edindiğimiz bilgiye göre dindar, namazını kaçırmayan, çok dürüst ve doğru bir karakter adamı imiş. Zaten bu ve benzeri özelliklerinin sosyal yanı olan bütün şiirlerinde, kuşkuya yer kalmayacak şekilde tam bir açıklıkla görebiliyoruz.

Evet ozanın yaşadığı dönemle ilgili bilgiler şimdilik bu kadarla bitiyor. Bitiyor ama, bir perde eksiğiyle ancak. Derken bir gün gelmiş, bağlamış Said'i hasta döşeğine. Ne var ki, elinden ve dilinden alamamış türküsünü, koşmasını, destanını. Söylemiş, yazmış hasta yatağında bile yaşlı Ozan. Hem de geleceğini kestiren bir adamın acı gerçeklerini yaşıyordu artık. Biraz yakınmalı, tersine minnetsiz ve üstelik korkusuz :

Yüklettin bahranı kaçarım diye
Kol kanat bağladın uçarım diye
Şu yalan dünyadan, göçerim diye
Kırdın kanadımı kolumu felek

Gözümden akıttım demü zarımı
Felek yaman aldın kolay yanımı
Vadem yetti ise gel al canımı
Sana minnet etmem bir canı felek

Şu yalan dünyada yolumuz büke
Çevirdim yönümü yalvardım hakka
Giydirdin gömleğe istemez yaka
Yolumu yolsuza düşürdün felek

Hasta döşeğinde böyle yazan Aşık, ardından minnet etmediği canını da veriyor ve Toklumen'e gömülüyor. Yazık, fırsat buldukça gittiğimiz bölgede, hele Aşık'ın kendi köyünde yaptığımız soruşturmalarda mezarının yerini bilen kimse çıkmamıştır.

Öldüğünde 75 yaşındadır. Yıl 18 ikinci Kanun 1326 dır. (18 Ocak 1910) Yastığının altından kendi el yazısıyla yazılmış <> de çıkmıştır:

Said bu rüyaya aldanama boşa
Götü azık bir gün gelecek başa
Senin günahların gökleri aşa
Sana baki değil bu Toklueğemen

Evet Toklumen ona da kalmamıştır. Zaten o da herkes gibi bu dünyada konuk olduğunu biliyor ve şöyle açıklıyordu önceden:

Anamın rahminden yere düşmeden
Dokuz ay yaslandım handa misafir
Bu gün, geldim ise yarın giderim
Ben bir ulu kervan hana misafir

Gayri Aşık'ın da misafirliği de bitiyordu. Misafirliği bitmeyen ise onun sözleri, sazından kalan seslerdi. Bu gün var olan, yaşayan iki gerçek.



Eserlerinden bazıları:



Yar İçin

Aman Ağ Ellerin Sala Sala Gelen Yar
Nasıl Getireyim Seni Ele Ben
Ya Bir Şahin Olsam Sen Bir Balaban
Taksam Kaynağıma Gitsem Çöle Ben

Şahinimi Salmış İdim Dumana
Mail Oldum Ben Bir Kaşı Kemana
Sevdim İse Yarim Sevdim Kime Ne
Ne Etmişsim Şu Dolaşan Ele Ben

Koyunları Kuzu İle Karışık
Yüze Küskün Ama Kalbi Barışık
Siyah Perçemi De Zülfü Dolaşık
Yeni Düştüm Düzen Tutmaz Tele Ben

Der Said'im Görür Zatı Zad İle
Aldırdım Yarimi Bir İspat İle
Göksü Sülenbetli, Tosun At İle
Yar Terkimde Hep Gideyim Çöle Ben



Emine

Tor Şahin Misali Eydirip Bakma
Artar Bülbül Gibi Zarı Gözlerin
Cemalin Şevkine Cihanı Yakma
Yaktı Bu Cihanı Nara Gözlerin

Kaşların Katlime Ferman Yazdırır
Aşıkları Diyar Diyar Gezdirir
Lokman Bekim Gelse Yaram Azdırır
Nedir Bu Derdime Çare Gözlerin

Dökülmüş Ruyüne Tel Gibi Saçlar
Kiprikler Sineme Tel Gibi İşler
Mah Cemal Üstünde Ol Keman Kaşlar
Yakıyor Canımı Kara Gözlerin

Cemalin Görenler Hep Mecnun Gider
Seni Seven Yiğit Dünyayı Nider
Azrail Misali Ban Harap Eder
Kasdeyler Canıma Kara Gözlerin

Pek Densiz Sallanma Sen De Bulursun
Dünya Baki Değil Sen De Ölürsün
Etme Bu Cefayı Kanlım Olursun
Deli Etti Beni Kara Gözlerin

Said'im Düşmüşsün Ah İle Zare
Beni Mecnun Eden Bir Gözü Kare
Aradım Derdime Bulunmaz Çare
Anca Bu Derdime Çare Gözlerin



Kerem Eyle

Eylen Güzel Eylen Haber Alayım
Bir Suvalim Vardır Dur Kerem Eyle
Seni Dertlerime Derman Dediler
Bu Kadar Hizmetim Gör Kerem Eyle

Bir Yenilmez Sevda Var İdi Bende
Ciğer Yarasıdır Onmaz Teninde
Dediler Derdimin; Dermanı Sende
Etme Bu Cefayı Yar Kerem Eyle

Suna Boylum <> Demez Sözüme
Kaldırıp Başını Bakmaz Yüzüme
Muhabette Oturuncu Dizime
Kolların Boynuma Sar Kerem Eyle

Kara Gözlüm Gel Ağlatma Boşuna
Merhamet Kıl Gözlerimin Yaşına
Ben Ölünce Mezarımın Başına
Ağlayı Ağlayı Var Kerem Eyle

Said'im Çekersin Daima Elem,
Mümkün Mü Yar İle Murada Erem
Gitmeyem Hasretlik Yüzünü Görem
Gelipte Halimden Sor Kerem Eyle



Eşi İçin

Nasıl Vasfedeyim Bir Danem Seni
Rumeli Bosnayı Değer Gözlerin
Emsalin Yok Senin Yalan Dünyada
Karsı Akıskayı Değer Gözlerin

Unutmuş Kalmışım Erzurum Vanı
Koca Sivas İle Tekirdağını
Ne Var Ankara Da Kayseri Seni
Samsunu Yozgadı Değer Gözlerin

Kimsede Görmedim Sendeki Nazı
Tunusu Trablusu Mısır Hicazı
Yemeni San'ayı Acem Şirazı
Belhi Buharayı Değer Gözlerin

Evvelden Bilirim Ben Seni Maraş
Selamına Dursun Hint İle Habeş
Bağdadı Basrayı Versem Başabaş
Halebi Antebi Değer Gözlerin

Aşık Sait Seni Eyledi Meti
Yanaktan Bir Puse Kula Himmeti
Yüz Bin Sarraf Gelse Bilmez Kıymeti
Büsbütün Dünyaya Değer Gözlerin



Ne Güzel Uymuş

Şu Kendi Kendime Bir Fikreyledim
Mor Dağlara Duman Ne Güzel Uymuş
Sığındım Mevlama Çok Sükreyledim
Müslümana İman Ne Güzel Uymuş

Düğünde Bayramda Ederler Zinet
İslamın Boynuna Farz İle Sünnet
Kafire Cehennem Mümine Cennet
Kör Şeytana Nalet En Güzel Uymuş

Müminler Camiye Sererler Halı
Ben Deli Değilim Sen Ettin Deli
Allahın Arslanı Hazreti Ali
Eline Zülfikar Ne Güzel Uymuş

Said'im Der Küffar Tapar İsaya
Amel Getirirler Eğri Asaya
İncil İsa İçin Tevrat Musaya
Kur'an Muhammed'e Ne Güzel Uymuş








Kırşehir Türküsü

Çıktım Yükseğine Seyran Eyledim,
Al Yeşil Bahçeli Kaman Görünür.
Firkat Geldi, Ah Eyledim, Ağladım.
Kılıçözü Çayır Çimen Görünür.

Biter Kırşehir'in Gülleri Biter,
Çırpınır Dalında Bülbüller Öter,
Çok Olur Güzeli Hep Yeni Biter,
Kaşının Üstünde Keman Görünür,

Gün Be Gün Artırdım Ah İle Zarı,
Elinden Alırdım Gül Yüzlü Yarı,
Arzum Sende Kaldı Koca Kayseri,
Erciyas Başında Duman Görünür.

Said'im Çekersin Her Zaman Keder
Gurbetlik Daima Benimle Gider,
Bu Aşkın Elinden Çektiğim Yeter,
Sevdiğim Yılların Yaman Görünür.



Yeğ İmiş

Kulak Verdim Dört Köşeyi Dinledim
Ardım Sıra Gıybet Eden Çoğumuş
Çok Yaşayıp Kötü Günü Görmeden
Az Yaşayıp Bir Dem Sürmek Yeğ İmiş

Çadır Kurup Sahralara Konardım
Hünkar Sofrasında Elim Sunardım
Kargı Alıp Tosun Ata Binerdim
Anın Dahi, Bir Faydası Yoğumuş

Nazar Kıldım Her Tarafa Köşeye
İltimas Çok Ağa İle Paşaya
Var Mı Bu Dünyada Ebed Yaşayan
Yolu Çıkmaz Bir Yücecik Dağ İmiş

Der Aşık Said'im Üfülür Surler
Hallaç Mansur Gibi Atılır Yerler
Yer Yüzünde Kalmaz Bir Tane Erler
Diyen Olmaz Adam Sağ İmiş



Sürmeli Değil

Ilgıt Ilgıt Esen Seher Yelleri
Yar Gelip Geçtikçe Değmeli Değil
Ak Elleri Boğum Boğum Kınalı
Ah Neyleyim Gözler Sürmeli Değil

Doldurmuş Helkeyi Ben Deyip Gider
Açmış Ak Göksünü Yel Dövüp Gider
Ela Göze Sürme Çekmiş Çevreder
Mahellenden Bir Yar Sevmeli Değil

Ben Bu Derelerde Konup Göçmedim
Aşkın Badesinden Dolup İçmedim
Fırsat Elde İken Alıp Kaçmadım
Öldürmeli Beni Dövmeli Değil

Bizim İlde Ak Sayayı, Giymezler
Giyip Giyip Ak Topuğu Dövmezler
Sen Güzelsin Ben Said'e Vermezler
Düşüp Kız Sevdana Yelmeli Değil



Dünya Boş İmiş

Feryad Edip Hiç Bir Dala Konmadan
Gönül Havadaki Dönen Kuş İmiş
Gam İle Mihneti Mesken Edindim
Bir Bakarsan Yalan Dünya Boş İmiş

Seher Vakti Bülbüllerim Ötmedi
Çok Rica Eyledim Sözüm Tutmadı
Bir Vakit Hoş Günüm Devran Etmedi
Kahpe Felek Kara Bağrım Taş İmiş

Allı Turnam Ayrılmazdı Katerden
Bahanam Yok Ayrılamam Kaderden
Dünyaya Bakmadan Gamü Kederden
Benim Başım Ne Belalı Baş İmiş

Seher Vakti Bülbül Başlar Figana
Hele Bir Nazar Kıl Fani Cihana
Nice Canlar Geldi Geçti Bu Hana
Güvenmeyin Dostlar Dünya Düş İmiş

Said'im Çekiyor Gam İle Keder
Hakka Aşık Olan Dünyayı Nider
Misafirhanedir Gelenler Gider
Yeni Bildim Yalan Dünya Boş İmiş



Hasta Döşeğinde

Gülmedim Dünyaya Geldim Geleli
Akıttın Gözümün Yaşını Felek
Evvelden Onmayan Şimdi Onar Mı
Attın Tünden Tüne Aşımı Felek

Yüklettim Barhcanı Göçerim Diye
Kol Kanat Bağladın, Uçarım Diye
Şu Yalan Dünyadan Göçerim Diye
Kırdın Kanadımı Kolumu Felek

Gözümden Akıttın Demü Zarımı
Felek Yaman Aldın Kolay Yanımı
Vadem Yetti İse Gel Al Canımı
Sana Minnet, Etmem Bir Canı Felek

Şu Yalan Dünyada Yolumuz Büke
Çevirdim Yönümü Yalvardım Hak'ka
Giydirdin Gömleği İstemez Yaka
Yolumu Yolsuza Düşürdün Felek

Der Aşık Said'im Okuyan Yazar
Yazdığım Yazıyı Yaradan Bozar
Ellerin Sevdiği Salınıp Gezer
Hemen Bana Mıdır Bu Zulmün Felek



Son Türküsü

Tüter Cehennemin Dumanı Tüter
Acep Mevla Bana Gazap Mı Eder
Cümle Halk Yüzleri Üstüne Yatar
Haykırır Ün Verir Ateşi Suzan

Mevlam Kullarına İnsin Rahmetin
Çektirmesin Cehennemin Zahmetin
Hep Bağışlar Habibine Ümmetin
Eder Kullarına Bin Türlü İhsan

Said Bu Rüyaya Aldanma Boşa
Götür Azık Bir Gün Gelecek Başa
Senin Günahların Gökleri Aşa
Sana Baki Değil Bu Tokluğemen
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 23 Eki 2007 12:34

Samed Rindani
Tüm yolları tutacağım
Ta ki sen gelene kadar
Vuslat düşü kuracağım
Ta ki sen gelene kadar

Bu gönül hep seni özler
Her gün yollarını gözler
Rindani sarf eder sözler
Ta ki sen gelene kadar


Asıl adı Mehmet BORA'dır. Eylül 1987 yılında Kağızman'ın kümbet mahallesinde doğdu. İlköğretimi Refik Cesur İlköğretim okulunda tamamladı ve şu anda Kağızman Lisesi son sınıfta okumakta.

Şiire küçük yaşta başladı. Şiire ısınmasını sağlayan ustası Miskini'nin hakkı yabana atılamaz. Ustası tarafından "Sen Gelene Kadar" şiiri bestelendi ancak henüz kimse tarafından okunmadı.

Şiirlerimde hece ölçüsünü kullanmakta halk şiiri tarzında şiirlerinin yanında yeni denemekte olduğu "Hece Ölçüsü ile Divan şiiri" denemeleri de bulunmakta. Şiirleri henüz ilk aşamasında bulunuyor. Yerel gazete ve dergilerde yayınlanan şiirleri de bulunmaktadır.

Sait Küçük'ün (Sadık Miskini) çıkarmakta olduğu Aras gazetesine ek olarak dört sayfalık "Kağızman" gazetesini çıkarmaktadır.





Eserlerinden bazıları:


Sen Gelene Kadar

Tüm yolları tutacağım
Ta ki sen gelene kadar
Vuslat düşü kuracağım
Ta ki sen gelene kadar

Yerlerde kuş, kurt ağlasın
Göklerde bulut ağlasın
Yedi cihan, yurt ağlasın
Ta ki sen gelene kadar

Sensiz huzur olmayacak
Boş testiler dolmayacak
Açılan gül solmayacak
Ta ki sen gelene kadar

Bu gönül hep seni özler
Her gün yollarını gözler
Rindani sarf eder sözler
Ta ki sen gelene kadar


Çağdaş Dünya

Biri ağlıyor bak hep haykırıyor
Duyamıyor musun ey çağdaş dünya
Garibim bağırıp tarih düşüyor
Duyamıyor musun ey çağdaş dünya

Hani varlık hani bu sakin ahval
Aldığın can yetmez al yine al al
Bağırıyor sen olduğun yerde kal
Duyamıyor musun ey çağdaş dünya

Hani o verdiğin vaat nerede
Nerede o geçen saat nerede
Eskiden at silah avrat nerede
Duyamıyor musun ey çağdaş dünya

Düzen düzelende yenilmeyecek
Fakirler boynunu hiç eğmeyecek
Düzenbazla arsız gülemeyecek
Duyamıyor musun ey çağdaş dünya

Riyaya mezarı kazdım o öldü
Düzen ışığında insanlık güldü
Rindani gül için öten bülbüldü
Duyamıyor musun ey çağdaş dünya


Ters Nasihat

Ters nasihat yapayım
Uç lazım bu devirde
Anlamazsan n'apayım
Suç lazım bu devirde

Elimde kuvvetim yok
Öğüt çok nasihat çok
Bunlara karnımız tok
Güç lazım bu devirde

Biz kısaca üç diyek
Biri güç biri sürek
Biri de nüfus gerek
Üç lazım bu devirde

İnsanlık tam yok olmuş
Bak bu güller de solmuş
İnsanlar korku dolmuş
Öç lazım bu devirde

Buralarda kalmazsın
Yeri versem almazsın
Bir sazı da çalmazsın
Göç lazım bu devirde

Rindani'ye kalırsa
Biri bir gün alırsa
Sazını da çalırsa
Taç lazım bu devirde Dağlar

Düşerim yollara dağa varmaya
Gezerim dağlarda kendimi bilmem
Susuz kalıp her an adın sormaya
Gezerim dağlarda kendimi bilmem

Aklım fikrim zikrim şahsım vücudum
Gerekirse derim iç yudum yudum
Su yok geziyorum biraz kurudum
Gezerim dağlarda kendimi bilmem

Adını zikreder gezerim yollar
Bizi sarmasın mı gençliğin kollar
Ama isteyen hep fırsatı kollar
Gezerim dağlarda kendimi bilmem

İmdadıma yetiş Hazret-i Hünkar
Yaptığım iş öyle ki sanki akla kar
İçimde eser bir bora tipi kar
Gezerim dağlarda kendimi bilmem

Dağlar arasında buldum sükunet
Kar ve kışı bile geliyor şerbet
Görüp güzelliğin ediyorum met
Gezerim dağlarda kendimi bilmem

Rindani bellerde salınır iken
Dağlar delik delik delinir iken
Tam bu yüzden ahım alınır iken
Gezerim dağlarda kendimi bilmem


Selamımı Söyleyeyim

Dağa taşa uçan kuşa
Selamımı söyleyeyim
Kurak yaza kara kışa
Selamımı söyleyeyim

Cenge giren mert yoldaşa
Azmi ile dağ taş aşa
Beni seven o kardaşa
Selamımı söyleyeyim

Duman duman çöker durur
Yaş ağaçlar nasıl kurur
Bana felek kaç kez vurur
Selamımı söyleyeyim

Benim adım dost Rindani
Candan severim cananı
Sever insan seven canı
Selamımı söyleyeyim


Gazel

Kalbimdeki bu sevda beni bırakmadıkça
Esiri olurum ben seni bırakmadıkça

Duman gibi kararır gözümün önü ansız
Dumanı olurum ben deni bırakmadıkça

Sürmediğim saltanat senin olsun isterim
Sultanım azad edip yeni bırakmadıkça

Amansız hastalıktır benim aşk-ı baharım
Tez gelirim dermana fani bırakmadıkça

Rindani senin için düştü vuslat yoluna
Hak kayıra işini canı bırakmadıkça
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 23 Eki 2007 12:35

RUHSATÎ (1835-1911)
Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın ey deli gönül
Hele düşün devr-i Adem’den beri
Neler gelmiş geçmiş say deli gönül


Mevlâ’m kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
RUHSATÎ dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül

A. HAYATI

Bir şiirinde;

Elli birde zuhur edip
Doğup cihana gelelim ben

diyen Ruhsatî, H. 1251 (Miladî 1835) yılında doğmuştur. Yine bir şiirinde;

Sultan Mehmet şant zat-ı âlişan
Erer maksuduna pâyına düşen

ifadelerinden de onun Sultan Mehmet Reşat devrini (1909-1918) idrak ettiğini anlıyoruz. Vehbi Cem Aşkun, Ruhsatî’nin cülustan iki yıl sonra, yani 191I’de vefat ettiğini söylüyor. Eflatun Cem Güney de; “Ruhsatî... 1327 (191l)’de yetmiş altı yaşında gözlerini kapamıştır” diyerek, Aşkun’u destekler.

Bir köy şairi olan Ruhsatî, Sivas’ın Deliktaş bucağında doğmuş ve ömrünün hemen hemen tamamını burada geçirmiştir. Onun;

Dedem vilayeti gitsem Tonus’a
Saklamaz sırrını sezegen olur

sözlerinden, soyunun Tonus (yeni adı; Altınyayla) ilçesinden geldiği hükmüne varıyoruz.

Ben bilirim Şeyh Mehmet’tir pederim
RUHSATî’ye eş ben oldum ağlarım

deyişinden, Ruhsatî’nin babasının Mehmet olduğunu öğreniyoruz. Fakat şiirlerinde annesinin ismine yer vermemiştir. Eflatun Cem Güney, annesinin isminin Safiye olduğunu ifade etmiştir.

Ruhsatî on iki yaşında öksüz ve yetim kalmış; bu bakımdan kuvvetli bir tahsil görememiştir. Bir divandaki;

Eğer nikâhtan sorarsan dördü bitirdim tamam
Eğer evlattan sorarsan yiğirmi üçtür heman

ifadelerinde, dört kere evlendiğini ve bu evliliklerden yirmi üç çocuğu olduğu neticesine varıyoruz. Eşlerinin adı sırasıyla şöyledir: Mihri, Ayşe, Fatma ve Mühimme. Bunlardan Mihri, oğlu Âşık Minhacî’nin annesidir.

Ruhsatî, uzun müddet Deliktaş ağalarından Ali Ağa’nın yanında azap durmuştur. Kimi zaman Tecer’deki değirmenlerin su işlerinde çalışmış, kimi zaman da köyünde kiracılık, rençperlik ve çobanlık yapmıştır. Bazen de inşaatlarda bennelik (duvarcılık) yaptığı olmuştur. Zaman zaman gurbete çıkan Ruhsatî ömrünün sonlarında köyünde imamlık yapmıştır. Ömrü fakirlikle geçen Ruhsatî, ufak-tefek yardımlar haricinde kimseden arzuladığını bulamamıştır. Mezarı, doğduğu yer olan Deliktaş’tadır

Ruhsatî, bedeli bir âşıktır. Birgün Kertme köyü mezrasında uyuyakalmış ve bu sırada pirlerin verdiği badeyi içmiştir. Aşağıdaki sözlerinden de anlaşılacağı üzere, kendisi de zaman zaman bunu dile getirmiştir.

Bir gece menamda gördüm muhabbetin badesin
İçmeden mest eyledi fincana aklı m yetmedi

Baktım bir bade sundular yatarken bir gecen ben
Anasından doğduğuna oldu pişman sanmasın

Ben değilim Hak söyletir dilimi
Bade içtim kimse bilmez hâlimi

Asıl adı Mustafa olan Ruhsatî’nin mahlasını Şeyh İbrahim Efendi vermiştir.

Kimi Ruhsatî der kimisi koca
Kimisi âşık der kimisi hoca
Kimisi Cehdi’ der kimisi yuca
Gazaya razı ol belâya sabur

Bir zaman İcadi bir zaman Cehdî
Şimdi de Ruhsati baba dediler

sözlerinden anlaşılacağı gibi, her ne kadar İcadî, Cehdi mahlasını da kullandığını söylüyorsa da biz, bu mahlaslarla söylenmiş şiirine rastlayamadık.

Ruhsatî, irticali olan fakat saz çalmayan bir âşıktır. Hakkında yazılmış kitaplarda ve makalelerde, saz çaldığından söz edilmişse de bunun böyle olmadığını bizzat kendisi ifade etmiştir.

Ne çöğürüm ne kavalım ne sazım
Ne bir Hakk’a yarar vardır niyazım

Saz ile söz ile alınmaz meydan
Ruhsat’ın mahlası serpilmedikçe

Ruhsatî’nin pek çok âşıkla karşılaştığı şüphesizdir. Ancak biz bunlardan Hacı Necati, Âşık Halil ve Kanaklı Sefilî gibi isimleri tespit edebildik.

Fiziki olarak uzun boylu, beli bükük, çil yüzlü, çakır gözlü, sarı sakallı bir yapıya sahip olan Ruhsatî, karakter itibariyle de ideal insan vasıflarına sahiptir. Basiret, kanaat, tevazu ve izan sahibidir. Haramdan, koğ, ve gıybetten kaçınmış; sır saklamasını bilmiştir. Kimsenin azına çoğun karışmamış; kimsenin malına göz dikmemiştir. Samimi bir Müslüman olup İslâm Peygamberini aşk derecesinde sevmiştir. Önceki kaynaklarda Bektaşî olduğu ileri sürülmüşse de Ruhsatî, kendisinin de pek çok şiirinde belirttiği gibi Nakşibendi tarikatine mensup bir âşıktır. .

B. EDEBÎ VE FİKRİ YÖNÜ

1. Şiirlerin Teknik Yapısı
a. Vezin

XIX. yüzyılın seçkin halk şairlerinden olan Ruhsatî, şiirlerinin çoğunu hece vezni ile yazmıştır. Ancak Âşık Ömer, Dertli, Emrah, Seyranî gibi geleneğe uyarak aruz vezni yahut hecenin 14 ve 15’li şekilleri ile şiirler (divanlar) yazdığı da olmuştur. Sözgelişi Uğru ile Kadı Hikâyesi’ni aruz vezni ile yazmıştır. Ne var ki, pek çok halk şairinde rastladığımız gibi aruz vezninde başarılı olamamıştır. Hece vezninde olan divanları 7+7 yahut 8+7 duraklıdır. Ruhsan, bu tür şiirlerde genellikle olaylara ve mistik düşüncelere yer vermiştir. Her ne kadar divan adını verdiğimiz bu şiirlerde veciz sözler söylemişse de Ruhsatî, asıl başarısını hece vezinli şiirlerde göstermiştir.

Ruhsan, en çok on bir heceli şiirler söylemişti. Bunu sekiz heceli şiirler takip eder.

Âşık-ı didar
Allah Allah de
Dağıtsm keder
Allah Allah de

veya;

Yola sevdiğim yola
Kolun boynuma dola
Zülüfünü sağa sola
Bölüşü bir hoşçadır

şeklinde gördüğümüz beşli yahut yedili şiirleri ise azınlıktadır. Ruhsatî’nin gerek on bir, gerekse sekizli şiirlerinden duraklar sağlamdır. On birli şiirlerde 6+5 ve 4+4+3, sekizli şiirlerinde 4+4, 5+3 ve 3+3+2 duraklarını kullanmıştır.

b. Kafiye

Türk halk şairleri genellikle yarım kafiyeyi kullanmışlardır. Ruhsatî’nin şiirlerinde de aynı özellik vardır.

Vuslatına yol bulmaya iverim
Sana gelen gazaları savarım
Aman küsme gözlerini severim
Yüzümden bezmede meramın nedir

dörtlüğünde görülen yarım kafiyeler şiirin tamamına hakimdir. Fakat birçok şiirinde;

On altıya kadar verdim yaşını
Yenice sevdaya salmış başını
El yanında yıkar gider kaşını
Tenhalarda gülüşünü sevdiğim

dörtlüğündeki gibi tam kafiyelere ve;

Her nereden baksam nazarıma gel
Cam dükkânı açtım pazarıma gel
Ölürsem ziyaret mezarıma gel
Başıma bir çiçek yadigâr eyle

örneğindeki gibi zengin kafiyelere rastlarız.

Ruhsati’nin dili sadedir şiirlerinde zorlama yoktur. Hece, durak, kafiye ve rediflerde titiz davranmış; anlam bütünlüğüne dikkat ederek daha güçlü, daha kalıcı şiirler söylemiştir. Kelimeleri seçerken tesadüflere yer vermemiştir. Sözgelişi, “çalar” döner ayaklı şiirinde Türkçe’yi nakış nakış işlediğini görmekteyiz.

Yenice bir bağa bağıban oldum
Lebi sükker yanakları al çalar
Kemhalar giyinmiş servi boyuna
İnce bele lahuriden şal çalar

Benim mecnun olduğumu bilir de
Emsin diye dudağına bal çalar

Kerem et sevdiğim çıkma dışarı
Seher yeli zülüfünden tel çalar

Kerem eyle Ruhsatî’yi unutma
Düşmanlar sevinip bize el çalar

Yukarıdaki sözlerde “çalmak” kelimesi değişik anlamda kullanılmıştır. Şiirde; “al çalmak” benzemek, “şal çalmak” örtmek, kuşanmak, “bal çalmak” sürmek, “tel çalmak” alıp götürmek, “el çalmak” vurmak anlamlarındadır.
Yine bir şiirinde;

Kimse bilmez hikmetinin batnı ne
Kim bilir ki zahiri ne batnı ne
Habibim de taş bağladı batnına
Aklına burayı getirsin demiş

diyen Ruhsatî, bize güzel bir cinas örneği veriyor.

Ruhsatî’nin destanlar dışında kalan şiirleri, genellikle 3-5 dörtlükten oluşur. İlk dörtlüğün kafiye düzeni (abab) yahut (abcd) şeklindedir. Diğer dörtlüklerin ilk üç dizesi kendi arasında, dördüncü dizeler ilk dörtlüğün ana kafiyesi ile kafiyelidir.

c. Dil ve Üslup

Anlatmak istediği düşünceyi, şiirlerinde gayet ustalıkla dile getiren Ruhsatî, konuyu dinleyiciye veya okuyucuya haber vererek şiirine başlar. Aynı tavrı diğer âşıklarda da görürüz. Bunu takip eden dörtlüklerde olay, durum, duygu, düşünce, dilek dile getirilir. Âşıklar vermek istedikleri mesajlara, dörtlüklerin üçüncü ve dördüncü dizelerinde yer verirler. Asıl söylemek istediğini de son dörtlüğe saklar. Ruhsatî de bu usulü kullanmakla, diğer âşıklardan ayrı düşmez.

Şiirlerinde tasvire fazla yer veren Ruhsatî, bunda başarı sağlamıştır. Bir köy şairi olduğu için, pek çok şiirinde ağız özelliklerine bağlı kalmış, oldukça fazla yekun tutacak kadar mahalli kelime kullanmıştır.

2. Şiirlerdeki Konular:

Halk şairleri halkın duygularına, düşüncelerine, inançlarına, dünya görüşlerine, dertlerine, isteklerine, bunalımlarına, hülasa bütün ferdi ve sosyal meselelerine tercüman olan kişilerdir. Sözleri, anlamlı, özlü ve etkileyici olup, aynı zamanda gerçeği ve doğruyu yansıtır.

Türk halk şiirinde işlenen konular müşterektir. Bir başka deyişle, bir aşığın şiirinde yer verdiği konuya, bir başka zaman ve bir başka yörede herhangi bir âşık da yer verir. Ruhsatî de bu konulara yer vermekle, müşterek bir geleneğin bir üyesi olduğunu ortaya koyar.

Ruhsatî, şiirlerinde genellikle köy hayatının özelliklerini yansıtmıştır. Duygu ve düşünce âlemi, köyde gördüğü intibalarla doludur. Bunun yanın da duyduğu ve bildiği konulara da yer verdiği olmuştur. Şiirlerinin mihverini halk kültürü ve kendi intibaları oluşturur.
Ruhsatî’nin hemen her konuda deyişi vardır. Pek çok âşıkta rastladığımız başta aşk, tabiat ve gurbet, öğüt, taşlama ve tenkit, mistik düşünce fanilik olmak üzere dert, şikâyet, dilek konulardaki şiirleri Ruhsatî’de de bulabilmekteyiz. Ancak zamana ve mekana bağlı olarak konuyu ele alış tarzında ve üslupta, âşıklar arasında farklılık gözükür.

3. Şöhreti, Etkilendiği ve Etkilediği Âşıklar
a. Etkilendiği Aşıklar

Türk halk şairlerinin söylediği şiirler, aitliği bakımından iki cephelidir; kendisine ait şiirler, usta malı şiirler.

Âşıklar usta malı şiirleri söylerken, daha çok çevresinde iz bırakmış aşıkların veya ustasının ya da kendisinden önce yaşamış meşhur halk şairlerinin deyişlerini söylemeye dikkat eder. Öyle an gelir ki, gençliğinden beri usta malı söyleyen şair, zihnine yer eden sözleri ve kafiyeleri kendi şiirlerinde de kullanmaya başlar. Konusu, sözleri ve kafiyeleri aynı olan bu şiirlerin zamanla karmaşıklığa yol açtığı olur.

Ruhsatî’nin şiirleri incelendiğinde en çok Karacaoğlan’ın etkisinde kaldığı görülür. Bilhassa beşeri aşk konulu deyişlerinde, bu etki daha fazladır.

XVII. yüzyılın güçlü temsilcilerinden Âşık Ömer ve Gevherî’nin de Ruhsatî’de etkisi görülür. Bilhassa “divan”larında Âşık Ömer’in etkisi daha belirgindir. Ayrıca Ruhsatî, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet Üstadım Dadaloğlu gibi âşıklarla, çağdışı âşıklardan Dertli ve Seyranî’nin de etkisinde kalmıştır.

b. Etkilediği Âşıklar

Ruhsatî, ömrünün çoğunu Deliktaş’ta geçirmiştir. Gerek kişiliği, gerekse kuvvetli deyişleriyle çevresinde sevilmiş ve sayılmıştır. Sağlığında bizzat, öldükten sonra da şiirleriyle pek çok âşığa ustalık yapmıştır.

Ruhsatî’den etkilenen âşıkların başında oğlu Minhacî gelir. Öyleki halk, çoğu zaman ikisinin şiirini birbirine karıştırır olmuştur. Her ikisinin şiiri de dil, üslup ve konu bakımından oldukça benzerlik gösterir. Ancak Minhacî’nin şiirlerinde daha yanık ve daha içli bir eda hâkimdir.
Minhacî’den başka Meslekî, Zakirî (Noksanî), Emsalî ve Tabibî gibi âşıklar da Ruhsatî’den etkilenmişlerdir. Ayrıca Bekir Kılıç, Ehramî, Gafilî, Hamza, Hitabî, İsmetî, Kelamî, Kenanî, Memiş Eroğlu, Muzaffer, Nedimî ve Zakir gibi günümüz şairlerinin âşık olmalarında Ruhsatî’nin şiirlerinin etkisi olmuştur. Bu etkilenmede asıl sebep, onların Ruhsatî’yi usta kabul etmeleridir. Sözünü ettiğimiz âşıklar, pek çok şiirlerinde Ruhsatî’nin işlediği konuları işlemişler, aynı kafiyeyi kullanmışlardır.

Ruhsati, Sivas civarında avam tabakasının çok sevdiği bir kişidir. Öyleki halk, kendisini veli olarak bilmektedir. Sağlığında insanlardan ilgi göremeyen ve mutsuz bir ömür sürdüren Ruhsatî;

Sağlığımda beni teperler
Ölünce mezarım öperler

demiş ve öldükten sonra kıymetinin anlaşılacağını hissetmiştir. Bugün mezarı kutsal bir yer olarak bilinmekte olup, halk toprağını bazı hastalıklarda kullanmaktadır.

c. Ruhsatî Kolu

Toplumun birçok kesiminde gördüğümüz çırak yetiştirme geleneği, Aşık Edebiyatında, aşıklığın yaşatılmasında da önemli bir yer tutar. Usta aşık, saza-söze kabiliyeti olan bir genci yanında gezdirmek suretiyle, zamanla onun aşık olmasını sağlar; günü gelince mahlasını verir. Çırak da zamanı gelince ustasının izniyle şiirlerini çalıp söylemeye başlar. Ustasının ölümünden sonra meclislerde, sohbetlerde onun şiiriyle söze başlar, adını yaşatır izinden gider.

Aşık Edebiyatında çıraklık geleneği çerçevesinde birbiri ardınca yetişen âşıklar, odak hüviyetindeki âşıkta hakim olan üslup, dil ve konularına bağlı kalır. Zamanla bu gelenek zinciri içinde bir âşık kolu ortaya çıkar. Edebiyatımızda bu şekilde vücut bulmuş Erzurumlu Emrah, Ruhsatî, Dertli, Deli Derviş Feryadî, Sümmanî, Derviş Muhammed, Huzurî ve Şenlik Kolları gibi sekiz kol vardır. Bu kollar içinde Ruhsatî kolu, Şenlik kolundan sonra en kuvvetli âşık koludur.

C. ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER


1
Âşık-ı didar
Allah Allah de
Dağıtsın keder
Allah Allah de

Olasın makbul
Sıdk ile kul ol
Şakı bülbül ol
Allah Allah de

Pahıllık etme
Kem yola gitme
Hergiz unutma
Allah Allah de

Eyleme teftiş
Aşkından yan piş
Kapısına düş
Allah Allah de

Artır virdini
Terk et yurdunu
Söyle derdini
Allah Allah de

Dağ ile taşta
Kuruda yaşta
Çağır her işte
Allah Allah de

Olma utanık
Olasın tanık
Uyu uyanık
Allah Allah de

Zikret RUHSATî
Artır firkati
Bulun cenneti
Allah Allah de


2
Yedi kat yer gök âlem kuruldu bismillah ile
Cümle eşyaya destur verildi Bismillah ile
Besmelenin (Be) sinin noktasıyım dedi Ali
Putperest Lat ü Uzza kırıldı Bismillah ile

Yaz deyi emretti kalem yazdı Bismillah’ı pes
(Mim) harfinden hem Muhammed Mustafa’dan geldi ses
Şakkoldu kalem yarıldı almadı hiç bir nefes
Baştanbaşa bu cihan nur oldu Bismillah ile

Cennet’te dört ırmak akar dört müminin özünden
Besmeleyle devam eden nuş ederler özünden
Melekler raksa gelirler besmele avazından
Sekiz Cennet’te zeyn olup doldu Bismillah ile

Besmeleyle niyyet eyle evvelinden her işin
Evvel ahır hayra döner kalmasın hiç teşvişin
Selâmetle necat bulur darda kaldıysa başın
İsmail taş vurdu şeytan kör oldu Bismillah’la

Bihamdillah yerin aldı nere atsam her taşım
Ne tarika yettiğimi fark edemez sırdaşım
Besmeleyle devam ede ede gözüm kardaşım
RUHSATî’ye bu âşıklık verildi Bismillah ile


3
On birinde bir güzele hizmetim
Yeni açmış has bahçede gül gibi
On ikide henüz gelmiş baharı
Akar gider boz bulanık sel gibi

On üçünde ebru zülfü top durur
Aklı fikri temelinden kopturur
On dördünde yanağından öptürür
Dili şeker dudakları bal gibi

On beşinde çilesini doldurur
On altıda kendisini bildirir
On yedide maşukunu öldürür
Göz ucuyla bakar gider yel gibi

On sekizde gördüğünü şaşırmaz
On dokuzda döktüğünü döşürmez
Yiğirmide aklın derer taşırmaz
Sahip olur her yanına mal gibi

Yirmi beşte döner yüceden gider
Otuzunda dört etrafın denk eder
Otuz beşte yavaş yavaş kan gider
Kırk yaşında geçmez olur pul gibi

Kırk beşinde kızıl düşer gülüne
Ellisinde yokuş gelir yoluna
Elli beşte bak dünyanın haline
Tozar gayri sermayesiz kül gibi

Altmışında duvarlara yan gelir
Altmış beşte gözlerinden kan gelir
Yetmişinde umut etme can gelir
Tekne taşır teneşirde sal gibi

Yetmiş beşte söyler söyler usanmaz
Sekseninde her ne etse utanmaz
Seksen beşte yatar gayri uyanmaz
Ne söylersen haber vermez lal gibi

Doksanında hazır eyle bezini
Doksan beşte kimse çekmez nazını
Yüz yaşında teslim eder özünü 1
Ey RUHSATî felek yine dul gibi



4
Ben arifim diye sürme meydana
Bir tenhada irfanına iyce bak
Âlem bu ya senden kâmil bulunur
Teraziyle dört yanına iyce bak

Bazı ahmak sözün bilmez tutulur
Nohut gibi her mancaya katılır
Kâmil meclisinde gevher satılır
Cilâ gelir imanıma iyce bek

Cahil meclisinde satma güheri
Ne bilsin kadrini beyni serseri
Bir münasip söz bul kapat defteri
Mukayyet ol lisanına iyce bak

Azıcık söylersen olursun rahat
Boş durma kalbinden getir salâvat
Ki sende var ise din ü diyanet
İstikamet erkânına iyce bak

Kimisi söylerken vurur kafana
Ne kisbine2 fayda ne de safana
Durma savuş sarılmadan yakana
Yüze güler düşmanına iyce bak

Kimi gıybet söyler kimisi yalan
Demez ki imanım oluyor talan
Hiç bulunmaz kendi aybını bilen
Sen adam ol noksanına iyce sak

Kimi bir iftira çıkarır yoktan
Ne nâstan utanır ne korkar Hak’tan
Kimisi kendini düşürür tahttan
Açık gezen şeytanına iyce bak

Kimi zarafetle işin bitirir
Kimi ferasetle dinin yitirir
Kimi yıkar ocağını batırır
Emmi dayı gümanına iyce bak

Kimsenin aybına sen olma nazır
Cümlenin Halik’ı her yerde hazır
Belki meclisinde bulunur Hızır
Kalp gözüyle dört yanına iyce bak

Eğerki bir zalim3 seni döverse
Sükût eyle sakalına söverse
Baktın ayağına bir taş değerse
Sabreyleyip isyanına iyce bak

Etme bir kimseye sakın intizar
Hakkını hak eder ol Perverdigâr
Eğer bir kimseyle edersen pazar
Arşınına4 mizanına iyce bak

Edepli ol edebini takın ha
Cahil meclisine olma yakın ha
Zamanenin nisasından sakın ha
Kan akıtır bühtanına iyce bak

Kurtarayım dersen eğer serini
Beş vakit namaza sarf et varını
Kardeşine bile deme sırrını
Kastederler öz canına iyce bak

İpeğini kara kıla katarlar
Güherini az parayla satarlar
Sonra seni pamuk gibi atarlar
Ey RUHSATî zamanına iyce bak

5
Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın ey deli gönül
Hele düşün devr-i Adem’den beri
Neler gelmiş geçmiş say deli gönül

Günde bir yol duman çöker serime
Elim ermez gidem kisb ü kârime
Kendi bildiğine doğrudur deme
Gel iki adama uy deli gönül

Şu yalan dünyadan ümidini üz
İnanmazsan bak kitaba yüz be yüz
Hanen mezaristan malın bir top bez
Daha doymadıysan doy deli gönül

Baktım iki kişi mezar eşiyor
Gam kasavet geldi boydan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
Gel de bu rüyayı yoy deli gönül

Birgün bindirirler ölüm atına
Yarın iletirler Hakk’ın katına
Topraklar susamış adam etine
Hep ağzını açmış hey deli gönül

Mevlâ’m kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
RUHSATÎ dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül

6
Yine bahar geldi bülbül sesinden
Seda verip seslendin mi yaylalar
Çevre yanın lale sümbül bürümüş
Gelin olup süslendin mi yaylalar

Yedi veren dağlar nasıl düzenmiş
Sarıçiçek elvan elvan bezenmiş
Yoktan var eyleyen nasıl özenmiş
Boynun eğip dos(t)landın mı yaylalar

Gözyaşlarım sel olmuş da çağlıyor
Kömür gözlüm karaları bağlıyor
Bülbül gelmiş gül dalında ağlıyor
Deli idin uslandın mı yaylalar

Zülüfler perişan kâküller deste
Ah ne yapayım ki gönlüm şikeste
Daha benden gayri kalmadı yasta
Derdim çekip pos(t)landın mı yaylalar

Sefil sümbül boynun eğmiş bakıyor
Sarıçiçek amber olmuş kokuyor
Senin bu hasretin beni yakıyor
Al giyinip feslendin mi yaylalar

Gül açılmış koku katıyor yıldan
Okusam da anlamıyor bin dilden
Çekeyim derdini ne gelir elden
Eğip boynun dos(t)landın mı yaylalar

Ben de senin gibi ersem murada
Neyleyim ki elimde yok irade
RUHSATÎ’yim gam yüklerim kirada
Beni görüp yaslandın mı yaylalar

7
Zenginin züğürdün vasfın edeyim
Züğürt nere varsa han da bulamaz
Zengine baklava börek çekilir
Züğürt arpa darı nan da bulamaz

Zenginin yoluna çıkarlar karşı
Aralıkta kalır züğürdün başı
Zenginler giyerler kutnu kumaşı
Züğürt bacağına don da bulamaz

Zenginin yoluna olurlar türap
Züğürt nere varsa her işi harap
Zenginler giyerler kundura çorap
Züğürt ayağına gön de bulamaz

Zenginin faytonu dağlardan aşar
Züğürt düz ovada yolundan şaşar
Zenginin helvası bal ile pişer
Züğürt herlesine un da bulamaz

Zenginin iki üç kat olur damı
Gece şule vermez züğürdün mumu
Kızılırmak gibi zenginin demi
Züğürt damarında kan da bulamaz

Zengin nere varsa ırahat olur
Züğürdün her işi kabahat olu
Zenginin kefeni dokuz kat olur
Züğürt kefenine yen de bulamaz

RUHSAT bu güftarı yazar bitirir
Züğürdün vasfını yazar bitirir
Zengin zemheri de terler oturur
Züğürt ağustosta gün de bulamaz



1 özünü / sözünü A, G
2 kisbine / kârına ABD
3 Eğerki bir zalim / Eğer bir kimse ki ABD
4 Arşınına / Teraziyle ABD


Yrd. Doç. Dr. Doğan Kaya
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

Mesajgönderen Maket » 23 Eki 2007 12:36

Aşık Yanguni

Giyinmiş kuşanmış suya inmişsin
Seni gördüm tazelendim yine yar
Şavkın vurmuş her tarafı tutmuşsun
Benziyorsun taze açmış güne yar

Der Yanguni sende vefa kalmadı
Silindi gönlümde sefa kalmadı
Çekmediğim cevr ü cefa kalmadı
Hiç gelmedin merhamete dine yar



1918 - 28 Nisan 2002.. Şavşat'ın Kuçen (şimdiki adı Kocabey) köyünde doğdu. Asıl adı Gülpaşa Tokdemir'dir. Kuçenli Recai'den günümüze ulaşan bir geleneğin belirleyici olduğu bir sülaleden gelmektedir.

Yaklaşık 15 yaşlarında rüyasında gördüğü kıza aşık olduktan sonra bağlama çalıp türkü söylemeye başladı. Askerdeyken köyüne gelip sevdiğini kaçırmak istedi. Ancak köyüne vardığında, sevdiğinin iki gün önce evlendiğini öğrenince düşüncesinden vazgeçti.
Sevdiğine kavuşamaması üzerine Şavşat'ı terkederek (1950) Adapazarı'na göçtü.

Türkülü halk hikayelerini ustalıkla anlatmasıyla tanınan Aşık Yanguni, 1971'den itibaren her yıl Konya Aşıklar Bayramına katıldı ve atışma dalında başarılar gösterdi.

Aşık Yanguni, yörede anlatılan geleneksel türkülü halk hikayelerinin birçoğunu bilmesi ve anlatmasıyla olduğu gibi, kendi özgün hikayesi "Casim Şah" ile de tanınır.

Aşık Yanguni'ye ilişkin Hayrettin Tokdemir'in "Aşık Yanguni, Hayatı ve Şiirleri" (1980) adlı araştırması yayımlandı.

Aşık Yanguni, Karapürçek'in Mesudiye köyünde öldü ve orada toprağa verildi.

Bekir Karadeniz




Gurbet El

Küçük yaştan beri etmez feragat
Bana birçok hal eyledi gurbet el
Bırakmaz yuvamda oturam rahat
İkide bir gel eyledi gurbet el

Kader benim tedbirimi şaşırdı
Dumansız ateşle beni pişirdi
Yerimden yurdumdan ayrı düşürdü
Gözyaşımı sel eyledi gurbet el

Bakın ben nerdeyim cananım nerde
Dağlar oldu ara yerde bir perde
Bir kumaştım satılmazdım her yerde
Sara sara çul eyledi gurbet el

Bazı zehir katar tatlı aşıma
Acımadı gözlerimde yaşıma
İleri de gitsem vurur başıma
Kendisine kul eyledi gurbet el

Kalmamıştır Yanguni'nin takati
Bana çektirmiştir çok meşakkati
Hep bana yükledi türlü hikmeti
Nerde ise del'eyledi gurbet el


Yar

Giyinmiş kuşanmış suya inmişsin
Seni gördüm tazelendim yine yar
Şavkın vurmuş her tarafı tutmuşsun
Benziyorsun taze açmış güne yar

Keklik de sen gibi naz ile seker
Ağzın şeker olmuş dudağın sükker
Acep haznesinden ne zarar çeker
Yazaydı celilim seni bana yar

Eğer şahin isen bizim kola kon
Tülek terlan isen bizim çöle kon
Eğer bülbül isen bizim güle kon
Keklik misin yeşil başlı suna yar

Der Yanguni sende vefa kalmadı
Silindi gönlümde sefa kalmadı
Çekmediğim cevr ü cefa kalmadı
Hiç gelmedin merhamete dine yar


Sevdiğim

Bugün yine şad eyledin beni yar
Düşmüş idim ah u zara sevdiğim
Etmiyor bu gönlüm bir sabr-ı karar
Sendedir derdime çare sevdiğim

Ateşle geçiyor civan çağlarım
Aşkın ile ciğerimi dağlarım
Sanma ayrı yare gönül bağlarım
Ben değilim kalbi kara sevdiğim

Yanguni'yim çağıran da bulursam
Konuşmayla muradımı alırsam
Eğer kavuşmadan asker olursam
Gönderiler bir diyara sevdiğim


Bilmez ki

Niçin ah etmezsin divane gönül
Kimse bu derdime çare bulmaz ki
Herbir meclisime durmaz gelirdi
Daha meclisime varabilmez ki

İçerimde tutuşmuştur közlerim
Dertli koyun gibi kabar muzlarım
Dokunmayın koy ağlasın gözlerim
Daha yar yüzünü görebilmez ki

Bu dertli Yanguni derdini yazar
Gönlüm yangın eder canından bezer
Eller sevdiğiyle sallanır gezer
Yanguni yarini sarabilmez ki


Benim

Çok dertlendim gene yazdım bir yazı
Okuyunca bu derdimi bil benim
Fitnedir perişan eyledi bizi
Her taraftan kapanmıştır yol benim

Bu yalan dünyada bir kez gülmeden
Öleceğim muradımı almadan
Yetişmesen çiçeğimiz solmadan
Bir fidan dik mezarıma gül benim

Bir çare bul ulaş benim işime
Muzır fitne fesat düştü peşime
Cevahirim mezarıma taşıma
Ağlayarak gözyaşlarım çal benim


Menekşe

Yaratan yaratmış güzel bir çiçek
Biter kayalarda açar menekşe
Süslemiş her yanı kokusu gerçek
Etrafına reha saçar menekşe

Dere tepe süslemişsin her yanı
Çiçeklerin cümlesinin irfanı
Bütün canlı mahluk severler seni
Dalından kelebek uçar menekşe

Aşık Yangun sana baktı üzüldü
Ne derdin var boyun böyle ezildi
Yoksa sevdiğini eller mi aldı
Senin derdin beni geçer menekşe


Gözlerim

Sabah seherinde gözüm arıyor
Bakar her tarafı arar gözlerim
Uçan kuştan esen yelden soruyor
Eyüp Eyüp diye sorar gözlerim

Hasret yarasına ilaç olmadı
Kimse bu derdime çare bulmadı
Ben gidemem yavrularım gelmedi
Düşünür veremez karar gözlerim

Yanguni'yim her derdimi açamam
Havalansam kanadım yok uçamam
Candan geçer yavrulardan geçemem
Yavrular yaramı sarar gözlerim


Ağlarım

Otuz aydır asker oldum
Bağlandı yolum ağlarım
Küçük bir izine geldim
Oldu bir zulüm ağlarım

Geldim ki iş işten geçmiş
Yad eller şerbetin içmiş
Gördüm ki sevdiğim köçmüş
Büküldü belim ağlarım

Yar beni gözünden atmış
Ettiği vaadi unutmuş
Yadlar ile sohbet etmiş
Tutmuyor dilim ağlarım

Yanguni'yim gönül verdim
Ben yarin yar benim derdim
Eller kapısında gördüm
Üzüldü elim ağlarım Sılaya Doğru

Bir hasrettir yine düştü canıma
Bu vasf-ı hallerim sılaya doğru
Felek hisar çekmiş dört bir yanıma
Açılmaz yollarım sılaya doğru

Kılındı bayramlar saflar söküldü
Gurbetliler bir köşeye çekildi
Eller havalandı yaşlar döküldü
Uzattım ellerim sılaya doğru

Hani sallandığım topraklar taşlar
Hani hasret annem hani kardeşler
Hani yaren yoldaş ahbaplar eşler
Açarım kollarım sılaya doğru

Virandır gönlümde bu aşkın şehri
Paslandı hazneler lal u gevheri
Gönül yaylasında aşkın rüzgarı
Esiyor yellerim sılaya doğru

Fani dünya ben feleği bilirsem
Baykuş gibi çok viranda kalırsam
Yanguni der gurbet elde ölürsem
Savrulur küllerim sılaya doğru


Korkarım

Taze bir fidansın elim sürdürmem
İncinir yaprağın dalın korkarım
Korumak isterim kanat gerdandan
Gölgede sararır alın korkarım

Benden başka ayrı ateşe yanma
Kıskanırım ayrı isimler anma
Her halin muhabbet şahıdır ama
Aksi cevap verir dilin korkarım

Şekerle yoğrulmuş dilin dudağın
Züleyha'dan fazla güzellik çağın
Yeni çiçeklenmiş nevreste bağın
Yadlar koklamasın gülün korkarım

Yanguni taktirim yerim bulmadan
Murat alıp sevinmeden gülmeden
Soyadın değişip benim olmadan
Yadlar eylemesin gelin korkarım


Ne Oldu

Anne çok çalışıp bir bağ yapmıştım
Ana o bahçede barım ne oldu
Gider iken sana teslim etmiştim
Emanetim yadigarım ne oldu

Ona sebep dağlar taşlar aşmışım
Gece gündüz tozlu yola düşmüşüm
Bu dert ile kavrulmuşum pişmişim
Yandım ana ah u zarım ne oldu

Yanguni'yim gider taştan uçarım
Uğrunda da ben canımdan geçerim
Yar elinden zehir verse içerim
Ana benim Cevahirim ne oldu


Gülüm

Sana sebep kaçak geldim izine
Duydun mu çiçeğim duydun mu gülüm
Rakiplerin düşmanların sözüne
Uydun mu çiçeğim uydun mu gülüm

Kurtulamam ben bu derin yaradan
Nice yüz bin yıllar geçse aradan
Anlaşıldı beni bahtı karadan
Saydın mı çiçeğim saydın mı gülüm

Beni Mansur gibi düşürdün dara
Açtın içerime eylenmez yara
Aşık Yanguni'yi sağ sağ mezara
Koydun mu çiçeğim koydun mu gülüm


Olmayınca

Her güzele güzel demem
Boyu güzel olmayınca
Ben güzeli asla övmem
Soyu güzel olmayınca

Güzel var otlarda bitmez
Güzel var ki gücün yetmez
Güzel var beş para etmez
Huyu güzel olmayınca

Güzel var ki melek olmuş
Sanırsın cennetten gelmiş
Güzel var yanmış kavrulmuş
Beyi güzel olmayınca

Aşık Yangun herkes bilmez
Güzel var ki yüzü gülmez
Zor ile güzellik olmaz
İyi güzel olmayınca


Ne Bilir

Benim gibi dertlilerin derdini
Başa gelip çekmeyenler ne bilir
Terkedenler vatanını yurdunu
Hasret yaşı dökmeyenler ne bilir

Aşık oldum diye ne idi suçum
Çekildi sıladan kervanım göçüm
Ferhat gibi bir vefasız yar için
Sal kayalar sökmeyenler ne bilir

Ne yapsan yıkılmaz hicran kalesi
Her çektiğim bu kahrımın belası
Bitmez oldu Yanguni'nin çilesi
Kumdan urgan bükmeyenler ne bilir


Gizlidir

Kendi hikmet kudretinden varolan
Mevcudat sahibi süphan gizlidir
Dünyanın önünü sonunu bilen
Habib-i rahim-i rahman gizlidir

Bakıp bu dünyadan ibret alırsan
Hikmeti büyüktür eğer bilirsen
Hacısı hocası hepsi bir insan
Hafızlar hıfzında Kuran gizlidir

Yaratmış dünyayı çok biçim biçim
Nice nebatat var hep bizim için
Bir inek göndermiş vasıta için
Yeşil otta beyaz ayran gizlidir


Haberim Yok

Bu dünya cennet olsa da hayrandan haberim yok
Her yan zevk ü sefa dolsa seyrandan haberim yok
Türap ağzın açmış bekler ne güler ne oynarsın
Uğrasam yol ağzına devrandan haberim yok

Soran yok ki gafillere dünya bir cennet midir
Cani dilden maç izlemek farz mıdır sünnet midir
Bunca saçılıp gidenler yeri bir sohbet midir
Haber vermez geri dönmez kervandan haberim yok

Meyil edersen fani dünya elbette ki aldatır
Elbet birgün diyecekler neyin vardır ağlatır
Katarlar dönmez kervana bilmesin ne haldedir
Teneşir üstünde dönen üryandan haberim yok

Yanguni bir pınar idim göl oldum taşmaktayım
Dönmüşüm baki mekana varıp ulaşmaktayım
Sevdamı çevirdim hakka kavrulup pişmekteyim
Var mı benim gibi ciğeri püryandan haberim yok
''Mutlu olmak için, hayatta kimseyi kendin gibi görme. Çünkü sen gibi olan tek kişi, aynadaki yüzündür..''
Kullanıcı avatarı
Maket
Bilgisiz Bilgin
Bilgisiz Bilgin
 
Mesajlar: 10428
Resimler: 5
Yaş:
Kayıt: 18 Oca 2007 17:20
Konum: İzmir
Teşekkür edildi: 129
Teşekkür alındı: 218 kere forum 178 Mesajlar

ÖncekiSonraki


Benzer Başlıklar

Manilerimiz..(Anonim Halk Edebiyatı)
Forum: Türk Dili ve Edebiyatı
Yazar: maialmila
Cevaplar: 19
Halk müziği anasını kaybetti
Forum: Haber ve Güncel olaylar
Yazar: baharyeli
Cevaplar: 6
Evren: Halk evet derse, intihar ederim
Forum: Haber ve Güncel olaylar
Yazar: serdaris
Cevaplar: 13
Halk Çocuğu Burhan
Forum: Komik Resimler & Karikatürler
Yazar: SuPRaDYn
Cevaplar: 18
21 Ekim Halk oylaması
Forum: Haber ve Güncel olaylar
Yazar: serdaris
Cevaplar: 8

Dön Türk Dili ve Edebiyatı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron